Haziran ayının dört kitabı

20170604_140610

3-11 Haziran tarihlerinde vuku bulan Haydarpaşa Kitap Günleri’ni bir pazar günü tavaf ettik. Ne acıklıdır ki bir zamanlar tren garı olan Tarihi Haydarpaşa’yı şimdi türlü türlü festivaller için kullanabiliyoruz. Kırık dökük trenlerin yerinde saydığı bu mekanda kitap festivaline tanık olmanın henüz tanımlayamadığım garip bir hissi vardı. Daha dün yangına isyan edenlerin ya da kullanılmıyor oluşuna içerleyenlerin trenlerin içinde fotoğraf çekiyor oluşu bir kanıksama değil de neydi? Onlardan farklı mıyım? Hayır. Haydarpaşa Kitap Festivali’ne gidişimin nedenlerinden biri mekanla vedalaşmaktı sanırım. Kitaplar eşliğinde güzel bir veda olur gibi geldi.

20170604_144319

Haydarpaşa Garı’ndaki kırık dökük bir tren

Aşağıda sıraladığım ilk üç kitabı festivalde edindim. Can ne zamandır okunacaklar listemde beklettiğim bir kitaptı. İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden ve Batının Doğusu ise festival keşfi listeme beş yıldızla dahil oldular. Alır almaz büyük bir iştahla okudum ikisini de. Dört numaralı kitap beraber çalışma şerefine nail olduğum arkadaşımın hem yazıp hem çizdiği bir çocuk kitabı. Dört yaşındaki yeğenime akşam uykusu öncesi okudum ve her ikimiz de büyük bir keyif aldık. Çocuk kitapları dünyasına harika bir giriş oldu benim için.

20170611_144920

Grace Paley, İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden, Yüz Yayınları

1- İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden: Yeni bir kitap görür görmez kapak tasarımı ve başlığının hemen ardından herkes gibi ben de arka kapaktaki özete ve tanıtım yazılarına bakarım. Kitabın yazarı Grace Paley hakkında online dergi Oggito‘da bir yazı okumuştum. Merak ettiğim yazarlar arasındaki yerinde duruyordu. Çok sevdiğim Susan Sontag ile Philip Roth’un arka kapağa dahil edilmiş yorumları kitaba yapışmamı sağladı. “Grace Paley’in öyküleri, beni güldürüyor, ağlatıyor ve hayranlık hissettiriyor. Paley, kimseye benzemeyen komik, enerjik ve hüzünlü bir sese sahip, nadir rastlanan türden doğal bir yazar” demiş Sontag. Roth ise, “Paley’in yalnızlık, şehvet, bencillik ve tükenmişlik duygusuna bakış açısındaki mizah olağanüstü.” diyerek benim de ortak olduğum okuma deneyimini çok güzel özetlemiş. Acılı ballı hardal diye bir sos var mı bilmem ama Grace Paley tam da bunu yapıyor. Kitapta yer alan oniki hikayeye ortak bir başlık seçmek zorunda kalsam sanırım bunu seçerdim. Kitabı tanımlamak için öykülerden bir sahne seçmek zorunda bırakılsaydım karakterlerden birinin serinlemek için bir koşu bira alması derdim. Çoğu öyküde yer alan bu sahne hikayelerin hayata karşı ferahlatıcı bakış açısını taşıyor. Köpük köpük. Çakır keyif öyküler.

Modern klasikleri Türkçeye kazandırma amacıyla yola çıkmış Yüz Yayınları, Aylin Üçler çevirisi ile sunuyor kitabı. Haydarpaşa Kitap Günleri sayesinde tanıştığım bu yeni ve yenilikçi yayın evinin hem Türkiye’den hem de yurtdışından daha nice kitabı okurlarla buluşturması dileğiyle.

20170617_191652

Miroslav Penkov, Batının Doğusu- Öykülerde Bir Ülke, Yüz Yayınları

2- Batının Doğusu – Öykülerde Bir Ülke: Garda farklı yayın evlerine ait standları geziyorduk, Metis, YKY, Monokl, Can, Sel, vs. bitmişti ve açıkçası asıl merak ettiklerimi gezmiştik ve festivale hakkını vermek için oyalandığımız peronlardan birindeydik. Sıcak ve oldukça kalabalıktı. Birkaç ay sonra taşınacağımız için çok kitap almamaya söz bile vermiştim kendime. Zaten listemde olan ve illa ki okumam gerektiğini düşündüğüm kitaplara şans tanıyacaktım. Ta ki Yüz Yayınları standına rastlayana kadar. Kitap kapağı tasarımlarında komşu standlarda olmayan birşey vardı. Yeni birşeyler deniyor olmanın coşkusu mu desem, belli bir tema takip etmelerinin verdiği tutarlılık mı desem birşey bizi çekti. Güleryüzlü görevlinin (belki de editörlerden ya da kuruculardan biriydi, bilmiyorum) sıcak karşılaması ve kitaplara dair paylaştığı bilgiler ile kendimizi kaptırdık. Doğduğum topraklardan birinin kitabına rastlamıştım zira. Bulgar yazar Miroslav Penkov’un kitabı Batının Doğusu – Öykülerde Bir Ülke inanılmaz ilgimi çekmişti çünkü ne zamandır oraya ait yazarlara ait dişe dokunur edebiyat örneklerine rastlamak istiyordum. Türkçeye çevrilmiyor olmaları canımı sıkıyordu. Sekiz öykülük bir kitaba imza atan Penkov, Bulgaristan’ın komünizm dönemini yaşamış genç biri. Eğitimi nedeniyle gittiği Amerika’da kalmış ve öyküleri bu iki farklı kültürün kazandırdığı bakış açısıyla anlatıyor. Hikayeleri tarihsel gerçekler ile kişisel deneyimlerini harmanladığı dünyalarda geçiyor. Komünist Bulgaristan’dan kapitalist Türkiye’ye göç etmiş biri olarak kendimi hikayelerin içinde hissedebildim. Hatta çoğu zaman hikayeleri keşke ben anlatmış olsaydım dedim. Hikayelerde en başarılı bulduğum yaklaşımı politik düzeydeki görüş ve olayları günlük hayatın içine büyük bir doğallıkla yansıtması. İkisini birbirinin tezahürü olarak ideolojik bir saplantıya dönüşmeden aktarabilmesi. Okuma deneyimimi başkalaştıran bir diğer unsur çevirinin başarısı ve yazarın Bulgarca kelime yerleştirmeleri idi. Kültürel gidiş gelişleri aktarabilmesi açısından muhteşem bir çözüm. Ayrıca Balkan Türklerinin, Amerikalıların ya da Çingenelerin Bulgarlar tarafından nasıl resmedilebileceğini  sürükleyici hikayeler içinde görmek isteyenlere kesinlikle tavsiye ederim.

20170626_171815

Andrey Platonov, Can, Metis Yayınları

3- Can: Andrey Platonov’un Can adlı romanından Moda Sahnesi’ndeki Yazının Halleri seminerlerinde Birgül Oğuz’a akıl danıştığım bir kısa sohbet esnasında haberim oldu. Ayhan Geçgin’in Son Adım ve Uzun Yürüyüş romanlarından yola çıkarak yazdığım bir makale için phenomenological reduction üzerine birşeyler arıyordum. Nitekim aradığımı buldum ancak makaleme dahil etmek için artık çok geç. Romanı okurken bir yanımda Husserl’in ortaya attığı fenomenolojik indirgeme bir yanda da Ayhan Geçgin’in roman karakterleri bana eşlik etti. Gerçeğe ulaşmak için soğanın her bir kabuğunu soyarak ilerleme olgusu romanın başlıca izleği. İsminden de anlaşılacağı gibi insan olmanın ne menem bir şey olduğu hayatın asıl dokusunu neyin oluşturduğu üzerine bir “can” yolculuğu hikayesi bu. Ana karakterin rejim değişikliği yaşayan Rusya’da tayin edildiği görev gereği Can halkını bulup sosyalizm konusunda bilinçlendirmesi gerekir ve yolculuk başlar. Açlık, barınamama veya hastalık karşısındaki tutumları dillendirmesi bakımından etkisini uzun yıllar iliklerimde taşıyacağım çarpıcı bir roman.

20170626_172005

Jonathan Heilig, Güneş’in Gittiği Gün, Beta Kids

4- Güneş’in Gittiği Gün: Anlatım tarzı ve akıcılığıyla çocukları şiire yakınlaştırma potansiyeline sahip bu kitap bir kuş ve Bay Bilimci’nin kaybolan güneşi arama yolculuğunu konu alıyor. Daha önceden söylediğim gibi kitabı yeğenim uykuya dalmadan önce okudum ve öğretmenlik içgüdülerimin rehberliğiyle hikayeyi interaktif bir hale getirdim. Jonathan Heilig’in çizimleri ve olayların akışına dair tahminler ya da yorumlar yapmasını gerektiren sorular sormak hikayeyi fazlasıyla eğlenceli kıldı. Hatta ikinci okuyuşumda bunun yeğenim için bir oyuna dönüştüğünü gördüm. Şöyle ki yatma saati çoktan geçmişti ve ilk okumamdan farklı olarak soruları devre dışı bırakıp bu kez sadece sesimle oynayarak hızlıca okumak istedim. Ama yeğenim yine de daha önceden sorduğum soruları tekrarlamamı istedi. Öyle de yaptım. Keyifle cevaplamasının yanında hikayeyi hatırlıyor oluşuna iki kat sevindim. Yeğenlerinize, torunlarınıza veya çocuklarınıza bu kitabı alın, okuyun. Eminim siz de aynı mutluluk tablosuyla karşılaşacaksınızdır. Bay Hikayeci’ye bu harika kitap için teşekkürler.

Güzin Ayan

Kahkaha engelleri kaldırır, yolu temizler…

20170529_225359.jpg

Yoğun bir ICELT eğitimini geride bıraktım. Ders planları, ders gözlemleri, makaleler, seminerler derken yedi ay geçti. Okuma rutinim bu yedi ay boyunca edebi metinler yerine ELT metinleri üzerine yoğunlaşmamı gerektirdi. Mihail. M. Bahtin’in ne zamandır okumayı ertelediğim metinlerini dayanamayıp tam da ICELT eğitiminin en yoğun dönemine denk getirdim ve arada uzun esler verme pahasına okudum. Yoğun ve aralıksız bir okuma yapamamış olsam da beni kendi dünyasına sürüklemeyi başardı. Goethe’nin yolculuk günlüklerini anlatarak inşa ettiği zaman ve mekan algısı, kronotop meselesi, sözcenin asla sonlanmayan varlığı, yalıtılazmazlığı şu an kafamda uçuşan fikirler. Ayrıca, geriye yönelik, altını çizdiğim bölümlerine göz attığımda zaman, mekan, sözce, diyalog ve kahkaha üzerine paylaştığı düşüncelerine ayrı bir dikkat sarfettimi görüyorum. Bulunduğu sayfayı yırtarcasına çizdiğim bölüm ise edebiyatta ironi meselesini anlattığı ve buradan kahkahaya değindiği görüşleri.  Bu seçimimde çetrefilliğiyle bana inanılmaz bir içgörü (self-reflection) katan ICELT’i tamamlamanın getirdiği sevincin büyük bir katkısı vardır elbet.

“Ciddiyet bizi umutsuz durumların altında ezer, ama kahkaha bizi onların üzerine çıkarır ve ellerinden kurtarır. Kahkaha insanı bağlamaz, özgürleştirir.
Kahkahanın toplumsal, korovari karakteri, bütün insanlığa ve tüm dünyaya bulaşma isteği. Kahkahanın kapıları herkese açıktır. Kızgınlık, öfke ve hoşnutsuzluk tek taraflıdır: Öfke duyulan her zaman dışlanır; öfke uyandırır. Onlar bölerken kahkaha birleştirir, kahkaha bölemez. Kahkaha derin samimiyetle birleşebilir (Sterne, Jean Paul ve başkaları). Kahkaha ve şenlik. İşgünü kültürü. Kahkaha ve hedeflerin hükümranlığı (araçlar her daim ciddidir). Sahiden büyük olan her şey kahkahavari bir unsuru da içermelidir. Aksi takdirde tehditkar, korkunç ya da şatafatlı ya da herhalükarda sınırlanmış olur. Kahkaha engelleri kaldırır, yolu temizler…”

Güle güle ICELT.

Güzin Ayan

Diyalogta iyi değilim

20170430_164708
Bu ayın blog yazısını bir kitapçı ziyaretinde tesadüfen karşıma çıkan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş bir kitaba adamak istiyorum. Bahsi geçen kitap Peter Womack tarafından kaleme alınmış Dialogue. Harbiye’deki Pandora Kitabevinin yabancı, özellikle İngilizce kaynaklar açısında oldukça doyurucu ve zannımca edebiyat akademisyenlerinin ya da öğrencilerinin sık sık uğrayıp altını üstüne getirdiği iki üç raftan oluşan bir köşesi var. Üst kata çıkan merdivenlerin hemen solunda. Benim için tehlikeli bir köşe zira ne zaman göz atsam listemde olmayan ama okuma hevesimi gıdıklayan, Türkiye’de nadiren bulabileceğim kitaplara rastlarım. O an çok para harcamak istemiyorsam mutlaka aklım kalır. Velhasıl son ziyaretimde iki kitaba karşı koyamayarak fazladan harcamış olmanın vicdan azabıyla ve buna karşı atak bahanelerimle çantama kitapları tıkıştırarak ayrıldım. Bu yazının konusu olmayan diğer kitap David Lodge’a ait The Art of Fiction (Kurmaca Sanatı) idi. Kesinlikle ayrı bir blog yazısı olmayı hakeden nokta atışlı denemelerden ve incelemelerden oluşan bir kitap. Sözü geçmişken kısaca bahsedeyim. The Art of Fiction, akademik edebiyat camiasında sözü fazlasıyla geçen David Lodge’un bir gazetede yayınlanmış köşe yazılarından oluşuyor. Her yazı bir edebiyat eserinden alınmış, yaklaşık bir sayfalık uzunluğunda orijinal bir parça ile başlıyor ve ardından David Lodge’un onu konu etmesinin sebebini oluşturan bakış açısı üzerine 20170427_235951yorumları ile devam ediyor. Bir metni başlangıç cümlesi ve nasıl başladığı üzerine incelerken, başka bir metni zaman kullanımı açısından ya da ironi kullanımındaki başarısından dolayı inceliyor. Teknik bir dil kullanımı gerektiren metinlerden oluşmasına rağmen David Lodge, temposu, örnekleri ve üslubuyla sıradan ama meraklı okuyucuları tatmin edecek bir iş çıkarmış. Ki bence terim öğrenmenin hiçbir sakıncası yok. The Art of Fiction Türkçeye kazandırılması gereken metinler arasında.

Dialogue’a kaldığımız yerden devam. Dialogue kitabının ilgimi çekmesinin sebebi Rus edebiyat düşünürü Mikhail Bakhtin’in diyaloji düşüncesinden yola çıkması. Mikhail Bakhtin ile Dostoyevski’nin Budala kitabı derslerinde diyaloji kavramı sayesinde tanışmıştım (Birgül hocama selam olsun). Daha sonra okuduğum Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı kitabı roman kuramında yeni bir perspektif kazanmamı sağlamıştır. Diyalog dediğimiz bu genel geçer kavramın Dostoyevski’nin sahici ve canlı karakterlerinin özlerinden biri. Peter Womack sadece Dostoyevski çevresinde dönmüyor elbette, açıyı genişletiyor. Kitabın ana başlıkları;

  • Janr (The Genre),
  • Romanda diyalog (Dialogue in the novel),
  • Dramada diyalog (Dialogue in drama)
  • Edebi araştırmalarda diyalog (Dialogue in literary studies)

Tanıtım yazısında, Bohm’dan alınmış bir alıntısı ile başlamak isterim. “Diyalogta, herkes kazanır. Bu durumda, kaybedenin olduğu bir diyalog diyalog değildir. (‘In a dialogue, everybody wins’, then, a dialogue in which somebody loses in not a dialogue at all.)” Bunun öncesinde de Peter Womack şu samimi girişle kitabı yazma nedenini özetliyor: “Bu kitabı yazdım çünkü diyalogta pek iyi değilim. (I wrote this book because I am not very good at dialogue.)” Sanırım bu cümle sadece başkaları ile değil, kendimizle de sahici bir diyaloğa girmemizin kazancını taşıyor.

İlgi alanım olması sebebiyle sözü direkt Romanda diyalog bölümüne getireceğim. Bölüm romanda diyaloğun önemini vurgulayan, Alice Harikalar Diyarında kitabından alınmış ilginç bulduğum bir alıntı ile başlıyor. Öykünün bir bölümünde Alice, ablasının kitabını göz ucuyla karıştırır, hiçbir resmin ya da diyaloğun olmadığını görünce “‘Resimsiz ve diyalogsuz bir kitabın ne gibi bir faydası olabilir ki’ diye düşünür (What is the use of a book, thought Alice,  without pictures of conversations?).” Bu alıntı ile Womack ilk önce tırnak içine alınmış doğrudan konuşma cümleleri ile dolaylı anlatımın romandaki kullanımı, etkisi üzerine değiniyor. Yazarın bu konudaki yorumlarını ve örneklemelerini dayatmak yerine okuyucu olarak sizde nasıl bir etki bıraktığını sorgulamaya davet diyorum. Bu vereceğim örnek kitaptan değil ama bu bölümü okurken sorgulamalarıma eşlik etmiş bir cümleydi. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway kitabına dolaylı anlatımla başlar: ‘Çiçekleri kendim alacağım’ dedi.” yerine , ‘Çiçekleri kendisinin alacağını söyledi’ der. Tırnak içine alınmış ya da dolaylı anlatımla size bildirilmiş iki aynı cümle arasında bir okuyucu olarak nasıl bir fark gözlemlersiniz? Sahiciliği değişir mi? Hikayeyi hangisi daha gerçekçi kılar? Hangisi daha kişiseldir? Yazar için iki seçenekten birini seçmenin sebebi ne olabilir? Hangisinin içinde yazarın sesini daha fazla duyarız? Ve nihayetinde hangisinde diyalog daha fazladır?

Bölüm diyalog tartışmasına bu konu etrafında dolaştıktan sonra Mikhail Bakhtin’in kim olduğu ile devam ediyor. Kısa bir tanıtım yaptıktan sonra Diyaloji çalışmalarına değiniyor. Bakhtin’in dil ve diyalog üzerine düşüncelerinden alıntılarına yer veren bölümde diyalog içine girmiş bireylerin sözcükler aracılığıyla nasıl sonsuz bir iletişim ve dolayısıyla bir değişim içine girdikleri düşüncesini yineleniyor. Womack’ın Bakhtin’den seçtiği alıntılar sonrası eklediği yorumlardan biri “Bu durumda, roman veya şiir yazmak, ahşap ya da kil gibi etkisiz ve ham bir malzemeyi yoğurmak demek değildir; hali hazırda gürültülü bir şekilde hüküm süren birşeye müdahalede bulunmaktır.” (Writing a novel or a poem, then, does not mean shaping an inert raw material like wood or clay; it means intervening in something that is already noisily going on.) Ve devam ediyor; “…her zaman söyleyecek daha çok şey vardır. (…there is always more to say.)” Ya da “Son söz yoktur (There is no last word.)”

Her yazın türünün diyaloğa aynı derecede açık olmadığını belirten Bakhtin, roman türünü bunlardan ayırarak özel bir konuma yerleştiriyor. Ona türler içinde en diyalojik konumu veriyor. Ancak bu demek değil ki Bakhtin geçmişte, başka yazın türlerinde diyaloji örneklerine rastlamayı denemedi. Homeros’un eserlerine dair düşüncelerine rastlıyoruz. Socratic diyalog incelemenin pusulalarından zira burada epik türü ile Socratic diyaloglar karşılaştırılarak roman türüne bir adım daha yaklaşıyoruz. Bakhtin, farklı seslerin bir aradalığını tanımlayan “heteroglossia” terimini ortaya atıyor. Bu doğrultuda, Cervantes’in Don Quixote yapıtı diyalog kavramını dinamik bir şekilde canlandırıyor. Roman sadece farklı görüşlere, yaşam tarzlarına, geçmişe veya geleceğe sahip karakterleri bir araya getirdiği için değil, farklı yazın türlerini de aynı çatı altında barındırdığı için heteroglossia. Şiirin içinde romana rastlayamayız, ancak romanın içinde mektup, epik, şiir ya da bir fatura karşımıza çıkabilir. Womack, bölümün geri kalanında karşılaştırmalı okumalar ile hangi romanlarda diyaloğa rastlandığını hangi romanlarda ise böyle bir vaatte bulunmasına karşın aslında rastlanmadığını örnekliyor. Burada anlıyoruz ki evet roman diyaloğa açık bir tür yine de bu her zaman bu yönde kullanıldığı anlamına gelmiyor. Bakhtin’e göre diyalojinin nasıl ve ne oranda kullanıldığı romanın kalitesini artıran bir etmen. Bu nedenle Dostoyevski poetikasını Tolstoy’a yeğ tutuyor. Daha önceden de belirttiğim gibi farklı seslere yer verişi ve son sözü söylemiyor olması görüşünün bu yöne kaymasındaki başlıca faktör. Yazmanın ya da daha önceden duymadıklarından bilmediklerinden oluşan bir romanı okumanın o yokuşlu ama sonu engin manzaraya çıkan çetrefilli yolunun kaynağını ifşa ediyor sanki Bakhtin. Diyalog. Bunu bildiğimizde yazmanın ya da okumanın hala yalnızlık gerektiren, yalnızlığı yücelten ya da tekbaşınalığı savunan eylemler olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu yetersiz yazımı diyalog üzerine daha fazla düşünme temennisiyle sonlandırıyorum. Sağlı solludan sonra bir de şimdi yüzdelik dilimlere ayrılmışlığımız umarım bir diyaloğa dönüşür.

Güzin Ayan

Maviçakıl, Altzine-2017 Bahar Sayısında

received_10154797248683533.jpegHak ve özgürlükler avuç avuç geri alınırken, dünyadan kopup saatlerin bir saat geri alınmadığı, karanlığa uyandığımız, kriz fırtınası eksik olmayan garip mi garip bir kışı geride bıraktık. Sevinemiyorum, çünkü tepemizdekiler kışın iliklerimize işleyen dondurucu rüzgarlarını, dış dünyayla bağımızı giderek seyrekleştiren fırtınalarını sonlandıracak gibi durmuyor. En azından yakın bir zamanda.

Yine de doğa ana, pamuk pamuk açmış bahar dallarıyla, annelik içgüdülerini koruduğu doğurganlığıyla yüreğime su serpiyor. Su gibi, yıkıcılığa değil yaratıcılığa tutunmuş her canlı içimdeki umudu yeşertiyor.

Altzine ekibine ve katkıda bulunan herkese var etmeyi seçmelerinden ötürü binlerce teşekkür.

Aşağıdaki linkten Maviçakıl başlıklı öykümle yer aldığım bahar sayısını indirebilirsiniz.

http://dergi.altzine.net/2017-su/ilkbahar-2017/

Sevgilerle,

Güzin Ayan

Annemin sustukları

10151087061163689

Duymazlıktan gelmeyi bırakıyorum. Son görüşmemizde kreşteki öğretmeni dans etmeyi çok sevdiğini söylemişti. “Babam nerede”yi onuncu kez tekrarladığında, “Sen hiç dans eden pirinç gördün mü?” diyorum son çare. Elindeki oyuncak bebeği bırakıveriyor. İçimde bir krizi atlatmanın sevinciyle belinden kavrayıp hafif bir dokunuşla minik tabureye çıkmasını sağlıyorum. Şeffaf tencere kapağına işaret ediyorum. “Bak pirinçlere, nasıl dans ediyorlar? İnanılmaz değil mi? Su fokurduyor, onlar zıplıyor. Bil bakalım neden?” Boynunu bir zürafa gibi uzatmış tencerenin içini görmeye çalışıyor. Kendini bir buhar bulutu altında neşeyle zıplayan coşkulu pirinçlerinin dans figürlerini izlemeye kaptırıyor. Şaşkın bir gülümseyiş beliriyor yüzünde, izliyor bir süre, hiç cevap vermiyor. Tek tek her bir pirinç tanesinin neden böyle sevinçle sıçradığına dair sahici ipuçları toplamaya çalışıyor.

“Defne, soruma cevap vermedin. Yok mu bir tahminin?” Karşılık alamıyorum yine. Dalmış, fokurtuyu izlemeye devam ediyor. Bozmak istemiyorum.

Bir yandan göz ucuyla ona ara ara bakmayı sürdürüp işimi yapmaya devam ediyorum. Sıra kurutmak için aldığım taze biberiyeleri yıkamakta. Defne oyalanırken işimi çabucak halletmeliyim. Çocukken annemi izlediğim o günden sonra ilk defa tek başıma yapacağım. Öyle severdi ki. Anısına, mezarına biberiye tohumları ekmiştim geçen yıl. Ölümün soluğunu kesemediği bir şeyler var. Anlatamadıkları filiz verir, kokuları bana sustuklarını fısıldar diye umdum belki, kim bilir. Cılız gövdelerinde dahi bir anlam çıkarmaya çalıştım. Gövdelerinin dik durup durmadığına baktım. Ne yöne eğildiklerini gözlemledim. Anlatılamayanı aramaktan vazgeçemedim.

Annemle mutfaktayım. Küçük balkon penceresinden güneş eve sığışmış. Annemin arkası bana dönük. Mutfak önlüğünü beline sımsıkı bağlamış. Arkadan fiyonklu, hiç unutmam, çan gibi sallanırdı. Ocağın üzerinde bir sürü şey aynı anda pişiyor, içerisi buhardan kımıl kımıl. Yemek masasının hemen yanındaki kanepede her zamanki yerimdeyim. Elimde bir gazete. Harflerle yeni tanışmışım, anneme cümleleri yamuk yumuk diziyorum. Annemse bütün ciddiyetiyle çalışıyor. Hatırlıyorum, hemen hemen hiç gülümsemezdi zaten. Gülmemi tutardım onun için. En çok bir polis gördüğünde ciddileşirdi. Bazen babamı sorduğumda da. Mutfakta bir polis varmış gibi ciddi yine. Ara sıra başımı kaldırıp bu kez tencerelerden uzakta biberiyeleri yıkayışını izliyorum. Annem, “yalan haberleri bırak da gazeteleri ver,” diyor. Kalkıp, yanına sokuluyorum. Elleri bağlı insanlarla dolu gazete sayfalarını yeni yıkadığı biberiyelerle örtüp bunların birkaç gün sonra kuruyacağını söylüyor. İnsanların ellerinin fiyonksuz çirkince bağlanmışlığına şaşırıyorum ama annem çok ciddi, neden böyle soramıyorum. Burnuma minik bir demet uzatıp “Kurutunca kokuları da kuruyacak mı sence?” diye soruyor. “Koku kurumaz ki” diyorum bilmiş bilmiş.

Aynı koku bütün evi kaplamış şimdi. Anneme karşı tutamadığım sözler gibi bu puslu koku hayatıma duvarlar örüyor. Onun suskunluğunun hapsindeyim. Beni değiştiremeyeceğim bir geçmişe bağlıyor. Babamı hiç geri getiremedim. Yarını da içine alıyor. Birbirimize anlatamadığımız, konuşamadığımız, itiraf edemediğimiz koca koca tuğlalarla. Annemin babamın firarını susarak göğüslemek zorunda hissetmiş olması, benim buna sessiz kalmış olmamla her gün duvarlara çarpıyorum. Kendi sınırlarına çarpmanın çaresizliği bu.

Hıçkırık sesleri. Defne, portmantonun üstünde, babasının ayakkabılarına tünemiş ağlıyor.

“Ne oldu Defne? Niye ağlıyorsun?” Yanıt yok. Gözlerini kaçırıyor. “Sen babamı sevmiyorsun!” diyor burnunu çeke çeke. “Sen babamı sevmiyorsun, sevmiyorsun!”

“Olur mu öyle şey!” diyorum. Ellerimi kurulamamışım. Kucaklayıp, ıslak ıslak banyoya taşıyorum. Eninde sonunda ona anlatmak zorunda kalacağım, biliyorum ama ne demeli? Nasıl? Kendi babamdan bahsedebilir miyim? Ben ne kadarını biliyorum? Sadece şimdiye bakmalıyım belki. Geçmişin ne anlamı var zaten. Evet, evet böylece bir şeyleri değiştirebilirim belki.

Giysilerini çıkarıyoruz. Ilık bir banyo onu biraz yatıştırır umarım. Uzun bir susuş. Aklımda kurumaya bırakamadığım biberiyeler. Babamın gidişi. Annemin suskunluğu. Kendi anneliğim. Avukat görüşmesi.

“Annneeee su çok soğuk!”

İrkiliyorum. Göz göze geliyoruz.

“Baban gelmeyecek.”

Mutfağa gidiyorum, pilav suyunu çekmiş.

Güzin Ayan

Ayhan Geçgin’den Son Adım

20170131_201901Son Adım İstanbul’da babaannesi ile yaşayan, üniversite terk Alisan’ın sessiz hayatını konu ediyor. İstanbul’daki ev iş arası hayatına tanık olduğumuz hikaye ileride bizi doğuya sürüklüyor. Hikaye boyunca Alisan’ın her nefes alış verişiyle hayata dair sorular soruyoruz.

“GECENİN BİR YARISI babanın ev halkını uyandırmak istemeyen sessiz, dikkatli adımlarını işitiyorsun. Giysilerinin hışırtısını, gıcırdayan kapıyı, karanlıkta nereden geldiğini çıkartamadığın çıtırdama seslerini işitiyorsun.

 Gözlerini açıyorsun…1

Böyle başlıyor roman; ‘sen’ diliyle. Hikayenin kahramanına dışarıdan ya da yukarıdan bakan üçüncü şahıs bir “öteki” anlatıcı tercihi yerine onun gözlerinin içine bakan biri anlatıyor sanki. Bu gayet anlaşılır. Ötekileştirilmişi ötekileştiren/ötekileştirici bir dille anlatmak çelişkili olurdu. Ancak ‘ben’ dili de kullanılmıyor. Neden? Bunun dışarıda bırakılma sebebini çözümlemek benim için romanın ana izleğinin takip edilmesinde daha yol gösterici oluyor.

Sessiz Payı’nda “Sessizler de anlatamaz; onlara yapılan, öykülerini anlatma imkanını ortadan kaldırmıştır.2 Nurdan Gürbilek böyle diyor. Bu görüşü takip edersek, roman boyunca sen dilinin kullanılması sessizi karşımıza alıp onu anlamaya çalışmamıza olanak sağlıyor. Kahramanın Ali İhsan’la -ki sen onunla o kadar çok konuşmuş ona o kadar sık seslenmişsin, zamanla adını Alisan’a kısaltmışsın, karşılıklı oturup konuşuyorsun hep. Alisan çoğu zaman konuşmadığından düşüncelerini okumak zorunluluğu hissediyor, söylemediklerini de dile getiriyorsun. Normalde aynı şey üçüncü tekil şahısla yapılsa belki gıyabında konuşmuş gibi olacak ya da dışarıdan konuşmuş gibi onu yine dışlamış olacaksın. Diğer yandan, ben tekil şahsı ile konuşulsa, madunun anlatamazlığı ile çelişecek, onun hakkında yalan beyanlar, yetersizliği ile uyuşmayan bir dile sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya kalınabilir. Sen dili ise, bizi onun nefesini duyacak kadar yakınımıza getirdiğinden, onun yerine konuşmuş olsak dahi, cevap verme yani iletişim fırsatı doğuruyor.

20170201_164506

Kurbağalara İnanıyorum, Barış Bıçakçı, Behçet Çelik, Ayhan Geçgin, İletişim Yayınları

Ben Ayhan Geçgin’in bu seçimi üzerine kafa yorup kendimce bir takım ipuçlarından bir mantık izlemeye çalışırken İletişim Yayınları’ndan çıkan Kurbağalara İnanıyorum kitabı geçti elime. Kitap Barış Bıçakçı, Bahçet Çelik ve Ayhan Geçgin’in emailleşme (çağımızın mektupları) yoluyla yürüttükleri edebiyat üzerine yazışmalarını içeriyor. Sohbetin bir bölümünde kendi okudukları yazarlardan bahsediyorlar. Mevzu bahis yazar J.M. Coetzee ve kitabı Romancının Romanı. Barış Bıçakçı “İyi bir roman okuduğumda hep yazarının –Coetzee gibi- ne yapmak istediğini bildiği hissine kapılıyorum” diyor. İşte aynı benim Ayhan Geçgin’in kitaplarını okurken sahip olduğum his diye düşündüm. Bu doğrultuda onların da yazarken gayet bilinçli yazdıklarını söylemelerini bekledim ama kitabın ilerleyen sayfalarında hiç de öyle bir durumda olmadıklarını keşfettim. Nitekim, Ayhan Geçkin katıldığı bir söyleşide sen dili seçiminin nedenleri konusunda bir soruya maruz kalıyor ve bizzat kendisi bilmediğini söylüyor. Yani az önceki yazdıklarım bir anda geçersiz oldu. Ama hayır. Bu durumda Birgül Oğuz’un şu cümlesi çınladı kulaklarımda: “Yazı yazarından daha akıllıdır.” Bunun doğruluğuna bir kez daha inandım. Ayhan Geçgin’in hesaba katmadığı ama bildiğini bilmediği bir durum vardı. O da sen dili. Bu yöndeki seçimi. Ya da sen dilinin kendini bu romana dayatması. Yazının aklı.

Bu durum benim başlangıç noktama sadık kalabileceğim konusunda cesaretlendiriyor. Bu cesaretle bakışımızı şu alıntıya rahatlıkla yönlendirebiliriz.

“Sessizler de anlatamaz; onlara yapılan, öykülerini anlatma imkanını ortadan kaldırmıştır.”

(Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı, syf. 113)

Sen dilindeki seçimin bu sessizlikleri birebir kırma konusunda yardımcı olduğunu düşünüyorum. Bu bir yakınlaşma dili.

Hikayenin dili kadar hikayenin gidişatı ve sonunun da içinde bulunduğumuz vahşi sistemin genel geçerlerine karşı bir tavrı var.  “Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.” Adorno’nun Minima Moralia’da dillendirdiği bu görüşle uyumlu bir şekilde hikayenin sonu sistemi yüceltmeyi reddediyor. Hikaye hem süreci hem de sonu ile hayata dair onlarca soru sorduruyor ve bize başka bir yaşam mümkün olabilir duygusunu yaşatıyor. Bunu yaparken felsefeyle edebiyatın el ele dolaştığı bir yoldan gidiyoruz hep. Barış Bıçakçı’nın Kurbağalara İnanıyorum kitabında Ayhan Geçgin’e yönelttiği “Kolunda edebiyat saati olan bir felsefecisin sen.” saptamasına katılmamak imkansız. Bu nedenle Son Adım bir romandan çok daha öte bir anlatı. Böyle bir sonuca varırken peki neden sadece felsefe değil sorusu gelebilir akla. Benim geldi açıkçası. Bir felsefeci olarak eminim Ayhan Geçgin çok da güzel anlatırdı. Ancak yine Nurdan Gürbilek girecek araya ve şöyle diyecek:

“Felaket’in tek muhtemel tarihçisinin edebiyatçılar olduğunu söylüyordu Nichanian. Ama edebiyatı, yıkımı anlatabilecek kadar güçlü gördüğü için değil. Politikanın onaramayacağı şeyi edebiyatın onarabileceğini düşündüğü için de değil. Tersine, ‘çaresizliği ve imkansızlığı kendi bünyesinde deneyimleyen’ tek dilsel edim edebiyat olduğu için. ‘Felaket’le karşı karşıya kalındığında muhtemel tek başarı, edebiyatın başarısızlığıdır.’ Muhtemel tek tanıklık, tanıklığın imkansızlığına tanıklık etmektir.

 Adorno’nun çok mu uzağındayız? Çiçeklerin üzerine düşen dehşet gölgesi algılanmadığı zaman bahar dalının bile yalana dönüşebileceğini söylüyordu:

‘Artık güzellik ve avunu yoktur- korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avunusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka.”

Mavi Sakal‘ın “İki yol var demiştin, birinden gidiyorum” deyişi gibi. Ayhan Geçgin iki yolu birleştirerek bir yanda felsefe ağaçları ve bir yanda edebiyat, bizi son adıma götürüyor. Birer tanık olarak değil, kuşkulanmak, hissedebilmek, bir çıkış yolu aramak, sorular sormak ve uzağa giderek de yakınlaşabileceğimizi sezdirmek için. Ötekileştirmeden nasıl konuşabiliriz? Bunun yollarını arıyor.

Güzin Ayan

2016’ya veda

20161231_143745“Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var… Kendini tanımak. Kendini yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı. Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin, dileklerinle bir başkası.”

Şerhh dergisinin son sayısındaki Nurdan Gürbilek dosyasında iç ve dış, biz ve ötekiler edebiyat tartışması kapsamında Cemil Meriç’ten bir alıntı bu.

Her yeni yılı bir öncekinden ayıran hayallerimiz, rüyalarımız ve dileklerimiz değil mi?

Kendi adıma bol okumalı, yazmalı ve yaratıcı bir yıl diliyorum. Başka şeyler de var ama onları şimdilik kendime saklıyorum.

Ve biliyorum ki  hiçbir şey sevgisiz olmaz.

Ne olursa olsun anlama çabasından vazgeçmediğiniz ve sevginizi sakınmadığınız bir yıl olsun.

Güzin Ayan

Sabahın Beşi

10151607369133689Düzenli tıklamalar duyardım önce. Sonra uğultular, mırıltılar geldi. Uğultular düzensizdi. Bazen duyardım, bazen hiç. Ama tık tık sesi hep vardı. Sonra duymaz oldum. Uğultulara verdim kendimi. Kesildikleri zaman, sadece dipsiz kuyumda kımıltısız dururdum. Zaman dediğime bakma, zamanın akmadığı bir evrendeyim henüz. Sayılan anlar yok burada. Yalnızca sesler. Yalnızca. Mırıltılara kımıltılar eklendi. Kımıltılara çınlamalar. Ve tüm bu titreşimleri işaretlemeye başladım. Bir şeyler oluyordu. Bir dirim belki.

Bir çalkantıyla başlardı. Sarsılırdım. Şırıltılar eklenirdi. Titreşimler. Bazen ahenkli, bazen dingin, bazen sarsıcı. Ama hep düzensiz. Hep beklenmedik. Ayırt edilebiliyorlardı. Biri içimde, biri kabuğumun ardında. Birbirlerine sürtüyorlar.  Sürtünürken itiyorlardı da. Böylesi sayısız devinimle bildiğim tek yerde kabuğumun dışına uzanıyordum. Kabuğum gittikçe daralıyor, daraldıkça tanışıklığım artıyordu. Baş edemediğim bir büyümeydi bu tanışıklık.  Dalgalı. Çeperlerime vuruyordum. Tekmeliyordum bu anlamsızlıkla baş edemediğimde. Diniyordu sesler. Düzenli vuruşu yine duyabiliyordum.

Biriktiyor, ayıklıyor ve anlam veriyordum.

***

“Ben kalmak istiyorum.”

“Ben hayatta kalmak. Gitmek zorundayız.”

“Nasıl, bu kadar kolay mı? “

“Vazgeçen ben değilim… Hayatta kalmaktan daha değerli ne olabilir?”

“Ama ben buradaki hayatımı istiyorum. Başka bir hayat değil. Buradakini.”

“Hayat yer midir sadece? Rahat rahat gülemiyoruz, bakışların hapsinde, kımıldayamıyoruz. Kendi dilimizi bırak onların dilini dahi konuşamıyoruz. Kim olduğumuzu bilmemeliler. Hayat dediğin bu mu?”

“Bilmiyorum. Ama… ”

“O doğunca, böyle dört duvar. Ne diyeceğiz ona? Ne olacak?”

“Onu düşünmediğim bir an bile yok. Biliyorsun. Bu imkansız.”

***

Tüm bu hırpalayıcı sesler kabuğuma çarpıyor. Çeperimde yırtıklar. Uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Yine çaresizlik ve istemsiz tepinmeler.  Daha fazla burada öylece kalamam.

Saat sabahın beşi ve ben henüz doğmadım.

Güzin Ayan

Boz karanlık

10154464951758689Pedallar ağır ağır dönüyor. Zaman gibi. Geçmemecesine. Rüzgar yüzünü yalıyor. Pütür pütür. Kalıntıları uçuşturuyor. Bir şeyler ardına savruluyor. Pedallar dirençli. Döndürmek zor. Yükü ağır. Omuzları çökük. Ter içinde. Çantası sırtına yapışık. Bir an önce çantadan kurtulmalı. Yol boyunca yapraklar dökülüyor. Düşmüş bir yaprağı bazen lastikleri ezip geçiyor. Çıkardığı ses hoşuna gidiyor. Daha çok yaprak daha çok yaprak. Çıtırtıların üzerinden sürerek içinde bir hınç, usul usul ilerliyor. İleri. Arabalar hızla rüzgarını bırakıyor. Savruluyor. Yaprakların yerine ezilmiş hayvan leşlerine rastlıyor bazen. Ses çıkarmaz onlar. Bu hoşuna gitmiyor. İçi eziliyor. Yapamayacak mı acaba? Oraya hiç varamayacak mı? Pedallara gücünün yetmediği oluyor. Durursa bir daha tekrar başlayamayacakmış gibi, devam etmek zorunda. Yol kenarından sürüyor, sürüyor. Kaç gündür yolda olduğunu hesaplıyor. Kaç tane ezik leş görmüştü? Yaprakların sayısını çıkaramıyor. Çantasının askısı omuzlarını acıtıyor. Terin sırtından aktığını duyumsuyor. Yapış yapış. Bir araba yanından hızla geçiyor yine. Yol daha da dik. Seleden kalkıp pedalları ayakta çeviriyor. Ayaktaki devinim iyi geliyor. Sonra aşağı doğru dik bir yokuş. Ufuk önünde. Erişilmez bir şekilde enlemesine serili. O yaklaştıkça yay gibi uzaklaşıyor sanki. İlk okuldayken resim derslerinde gökle yer arasında büyük bir uzaklık bıraktığını hatırlıyor. Bembeyaz. Oysa ufuk çizgisi, kapanmış bir yaraydı şimdi. Bir izdi. Onu izliyordu. Onun izini takip ediyordu. Güneş ona batıyordu. Doğduğu zamanları yakalayamıyordu artık.

Güneş gökyüzünde turuncu izler bıraktığında pansiyona varıyor. Belki de rüzgarın sert vuruşlarının kıvılcımları bunlar. Karnı gurulduyor ama hiç iştahı yok. En fazla bir çorba içebilir. Omuzları çantadan kıpkırmızı. Sırtı ağrıyor. Kapıyı açar açmaz kurtuluyor ondan. Bisikletiyle birlikte kapının arkasındaki boşluğa bırakıyor. Dinlenmek için odada kalırsa kararını değiştirecek belki. Cüzdanını yanına alırken kimliğini çıkarıp çantasına geri koyuyor. Hemen dışarı çıkıyor. Dilini bilmediği bu yabancı şehirde kendini daha iyi anlayacağını umuyor. Kendiyle konuşmak için buradaydı. Dar, tenha sokaklardan yürüyor bu kez. Hava nemli.

Ayrılmadan önceki son sözleri geliyor aklına. “Senin” demişti “bir hayatın yok. Ne istediğini bilmeyenin bir hayatı yoktur.” Karşılığında tek kelime edememişti. Hesabı istedikleri garsonun gelmesini beklemeden aniden kalkmıştı. Bunu yüzüne söylemiş olmasına kızmıştı. Doğruluğunaysa daha çok. İçine dönük bu öfkeyle nasıl başa çıkacağını bilmiyordu. İzini süreceği hiçbir tutkusu yoktu. Hiç olmamıştı.

Çıkmaz zannettiği bir sokak son anda bir kemere bağlanıyor. Cereyanlı burası. Uğultulu. Eskiden olsa böylesi hırçın rüzgarlar gözlerini yaşartırdı. Artık ağlayamadığı gerçeğini yadırgamıyor. Gözleri kurak. Hiçbir duygusunu yeşertemez. Çorak ve tenha. Alacasını arayan boz bir karanlık. Etrafta kımıltılar beliriyor. İnsanlar mı, uzaktan seçemiyor. Kendini seçemediği gibi.

Güzin Ayan

Kendime karşı ataktayım. Ne Yapabilirim?

ne-yapabilirim.jpgİnsanın kendi olma mücadelesinde çıkarttığı ürünlerle başkalarına ilham verebilmesi ne büyülü bir şey. Gündüz Vassaf’ın “Ne yapabilirim?” kitabıyla üzerime böyle bir his yapıştı.

Anlık büyük değişimler peşinde koşmak yerine önümüze, en iyi yaptığımızı düşündüğümüz işimize bakalım. En yakınımıza el uzatalım. Bir sokak kedisidir bu bazen. Sınavlardan çakmış komşunun çocuğu. Okul harçlığı bulamayan bir üniversiteli. Kötürüm bir yaşlı. Tutuklu bir aydın. Şikayet edip kendimizi rahatlatırken aslında başkalarının yaşam sevincini zedelediğimiz aklımızın bir köşesinde dursun. Bunları düşünerek kendime karşı ataktayım. Bir süredir böyle.

Al Green de “Her Şey Yoluna Girecek” derken böyle kendine karşı çıkıyor olsa gerek.

Al Green – Everything’s Gonna Be Alright

G.