2017’YE VEDA: KENDİNE İYİ BAK

spinoza

Yılın son kitabı “The Fixer” oldu. Pulitzer ödüllü kitap, Türkçe’ye Kiev’deki Adam ve Tamirci olarak iki farklı yayınevi tarafından çevrilmiş. Bernard Malamud’ın baştan sona Spinoza felsefesiyle özgürlük, itaat ve Tanrı veya Doğa kavramlarını tartıştığı romanı. Hikaye, 1900’lerin başında, maddi imkanları çok iyi olmayan, tamir ve marangozluk gibi işler yaparak geçimini sağlayan Yakov Bok karakterinin hasbelkader kitaplar aracılığıyla tanıştığı Spinoza sayesinde kendini ve adeletsizliği sorgulamasını konu alıyor. Yakov’un derin sorgulamalarına ön ayak olacak olay ise, haksız bir suçlama sonucu tutuklanması. Dava, zamanla politik bir tutum alacaktır. Günümüzün insanının artık aşina olduğu konular, ancak kitabın bu bilgiler eşliğinde okunmasını tavsiye etmem. Hiç Nazi Almanyası’nı bilmemiş, haksız yargılama nedir şahit olmamış, hatta hayattaki ilk hayalkırıklığını dahi yaşamamış biri olarak okumak Yakov’un ruhunun derinliklerine girmeyi, ona yukarıdan bilmiş bilmiş bakmaktansa, onu içten bir şekilde dinlemeyi sağlayacaktır. Malamud kullandığı dil ile bunu layıkıyla başarıyor. Spinoza’yı nasıl anladığı konusunda yaptığı bir konuşma sonrasında kendi felsefesini dile getirirken, basitçe “Hayat şimdikinden daha iyi olabilirdi” diyor mesela.

malamud.jpgSpinoza’ya göre sevgiyi deneyimlemenin en iyi yolu “iyi bakmak”. Tanrı ya da Doğa’ya entellektüel bir şekilde yaklaşmak. Kendini de içine katarak anlamak için incelemek, başka bir neden olmadan bilginin kendisini kovalamak. Bu da öncelikle “kendine iyi bakma”yı gerektiriyor.

Yeni yıla girerken bir bakıma yılları art arda diziyor bir yandan saymaya yeniden başlıyoruz. Kendimize tekrardan bakmak yerine “yeniden” bakmayı, ama daha “iyi” bakmayı deneyebiliriz. Ve sonrasında, fark edilmemiş veya yeni olanı farklı tepkiler vererek hayatın içine sokmak.  Yeni yılı, yeni kılmanın yolu buradan geçiyor sanırım.

Kendimize daha iyi baktığımız, daha iyi bir yıl olması dileğiyle… Bolca okumalar…

Not: Romanın 1968 yapımı, başrolünü Alan Bates’in oynadığı filmi de mevcut. 

Güzin Ayan

 

Advertisements

ARTFULLIVING İÇİN “DÜZELTMELER” ROMANI ÜZERİNE YAZDIM.

duzeltmelerJulie Blackmon

Tuhaf Olduğu Kadar Gerçek Bir Aile Hikâyesi

Jonathan Franzen’in yazarken hicvin gücünü kullandığı, kusursuz bir “aile” olmaya çalışırken birbirlerini sürekli hayal kırıklığına uğratan, ortak bir alanda bir türlü buluşamayan beş kişinin hikâyesini anlattığı Düzeltmeler isimli kitabı üzerine bir inceleme yazısı.

Jonathan Franzen’in Düzeltmeler romanındaki hiciv dilini sürdürmek adına kitabın izleklerine giriş yapmadan önce bende canlandırdığı metin dışı bir sahneden bahsetmek isterim. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminden bir sahne bu. DEVAMI

ORTA SEHPA, OGGİTO’DA.

Screen Shot 2017-12-06 at 20.40.14

Orta Sehpa isimli öyküm geçtiğimiz ay Oggito’da yayınlanmıştı. Kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.”

Daktilo kursunun üçüncü ayı. Dört ay sonra sertifikamı alıp çalışabileceğim. Daha kendime ait bir daktilo alamadım ama kurstakini kullanabileceğimi söylemişlerdi. Ben de öyle yapıyorum. Dersler sabah sekizde başlıyor. Bir saat erken gelip bir önceki gün öğrendiklerimi tekrar ediyorum. Bazen de böyle aklıma gelenleri yazıyorum. Harflerin çoğunda şimdiden iyiyim ama hiç bakmadan yazamıyorum henüz. Daha çok devlet dairelerinde işimize yarayacak tarzda resmi belgeler yazdırıyor öğretmen. Çok sakin ve disiplinli. Köydeki öğretmenlerim gibi sert değil. E ben de artık çocuk değilim. Dilekçe nasıl yazılır, toplantı notları nasıl tutulur, fatura bilgileri derlerken nelere dikkat edilir gibi büyüklerin dünyasındaki işleri öğreniyoruz. Kendimi en çok dilekçe yazarken yetişkin hissediyorum. Resmi kıyafetlerimin içinde büro işleri için masa başında oturduğumu, işleri zamanında ve özenli yaparak takdir topladığımı hayal ediyorum. Vay be diyorlar, kendini nasıl da geliştirmiş. İyi ki bizimle çalışıyor. Ama ben en çok mektup yazmayı sevdim. Ne zaman yeni bir şey öğrensem bunu daktiloda mektup şeklinde yazıp Snijana’ya göndermek istiyorum. Anlatacak o kadar çok şey birikti ki.  DEVAMI…

 

HERKES VE KASIM AYININ KİTAPLARI

BenjaminBnFKasım ayına ait en güzel anım, Araştırma Metodları ve Kaynakları dersimin kapsamında katıldığım atölye dersiydi. Katedralin bir parçası olan Durham Arşiv Kütüphanesi’nde yapılan atölyede eski matbaa parçalarının bulunduğu ve farklı dönemden yaklaşık yüz  kitaba dokunup mürekkebini, puntosunu, dizimini, cilt yapısını, kapak tasarımını, basım ve dağıtım tekniklerini inceledik. Panç (punch) adının verildiği, sayfaya mürekkebi vuran, kalın iğnelerin farklı boyutları orijinal çekmecelerine koyulup getirilmişti. Eskilerin daktilosu, günümüzün ise bilgisayar klavyesindeki gibi tek tek harflere denk gelen her bir tuşun, bir bölme olduğunu ve bunların klavyedeki gibi sıralı bir şekilde yan yana getirildiğini düşünün. Bunların içinde her bir harfin damga şeklinde harf yüzünü taşıyan kalın iğne şeklindeki harf pançları var. Matbaacılar bizim klavyeyi ezberlediğimiz gibi, bu bölmelerin yerini ezbere bilir ve dikdörtgen kanaviçeyi andıran sayfa şablonuna pançları (harfleri) dizerken bakmadan el yordamıyla gerekli harfi bulurlarmış. Bir sayfada 3000 vuruş olduğunu düşünürsek bu kadar harfi tek tek sayfaya dizmek demek. Bu antik teknolojiye yabancı biri olarak elime pançları alıp harf yüzlerine bakmak canlı bir varlığa dokunmak gibiydi. Harflerle yüz yüze geldim. Dokundum, sağlamlığını ve kütlesel varlığını hissedebildim. Seçilen ve matbusunu incelediğimiz kitaplar arasında her türden eser bulunuyordu, mektup, fatura, balatlar dahil. Kitaplar eski oldukları için yan yana serilmiş özel kütüphane yastıklarında istirahat ediyorlardı. Dikiş izleri ve kırışıklıkları vardı. Ciltleri pul pul dökülüyordu. Kitapları sert masa zemini yerine yastıklarında uzanmış yatarken karıştırdık. Dokunurken sanki canları her an yanabilirmiş gibi nazik nazik çevirdik sayfalarını.

Aralarında en ilginç bulduklarımdan biri Chaucer’ın Canterbury Tales kitabının basımıydı, çünkü basıldığı dönemde sadece dini kitapların layık görüldüğü büyük ebatlarda basılmıştı. Renkli mürekkep kullanılmıştı. Özel resimler çizilmişti. Bir diğer ilginç basım örneği, Charles Dickens’ın kitaplarıydı. Basımdan para kazanabilmek için kitabın ön ve arka sayfalarına seri ilanlar servisi eklemişti ki masraflarını çıkarabilsin. İlanları okuyup gülümsediğimi hatırlıyorum. Günün modası ve yaşam tarzı çok masum gelmişti. Charles Dickens bu girişimi nedeniyle zamanında kitaptan para kazanabilmiş yegane yazarlardan. Bir diğer ilginç basım tekniği, hacimli romanlar için geliştirilmiş olan, aynı kitabı üç farklı ciltte basma uygulaması. Özellikle kitapların kütüphaneye üyelik sistemi ile okunduğu dönemde geliştirilmiş, böylece aynı kitabı farklı farklı üyeler aynı zamanda ödünç alarak bölüm bölüm okuyabiliyorlar. Bir ara öyle abartılmış ki bugünün dergileri gibi aynı kitap neredeyse yirmi ayrı cilde ayrılmış. Charles Dickens durur mu almış yine hepsine ayrı ayrı reklamı. Jane Austen’ın kitapları da bu furyadan nasibini alanlardan.  Son olarak, özellikle ev draması için geliştirilmiş cep kitaplarının basımları özeldi. Ya kadın ya da üst sınıftan bir centilmene ait olduklarından ve bunun hoş karşılanmaması sonucu bazı kitapların ise yazarı özellikle belirtilmemişti. Kitaplar kanon mantığına göre değil basım teknikleri açısından getirdikleri yeniliklere göre sergilenmişti ve her türden edebiyatseverin bir araya getirilmiş olmasıydı bu benim için. 1600’lerden itibaren günümüze kadar süren bir yolculuktu bu. Virginia Woolf’un Orlando’su oluvermiştim bir saatliğine.

Dersten çıkınca, yazıldıkları dönemin yaşam ve düşünce tarzına ışık tutan, mektubuydu, en çok satanıydı, otobiyografisiydi, her daldan böyle geniş bir yelpazeyi görmenin etkisiyle son zamanlarda ardı ardına çeşitli dergi ve sosyal medya yayınlarında karşıma çıkan “Herkes Yazıyor” sitemi geldi. Bu tür söylemlerin reddedici, sınıflandırıcı ve aşağılayıcı tonu beni tekrar rahatsız etti. Ki bu tarz söylemlerin ardındaki kişilerin genellikle erkek, sosyalist, kültürlü ve yayın sektörüne aşina olduğunun bilincine varınca söylemin çelişkisi daha da ortaya çıktı.  Editörlerse, büyük ihtimal çok fazla amatör işi okuyup elemek zorunda kalıyorlardı. Erkek editörlerse bir de, kadın yazarların pek umursamadıkları sorunlarını okumak zorunda kalıyorlardı. Kültürlülerse, okuma zevkleri gelişmişti ve çok fazla seçicilerdi. Bunları anlayabiliyorum, ancak “herkes yazıyor” diyerek alttan alttan yazma eylemi tek bir zümreye aittir mesajı vermiş olmuyorlar mı? Hele ki sosyalist ve eşitlikçi bir görüşe sahiplerse bu, kendisiyle çelişiklik yaratmıyor mu? İyi niyetli olduklarından şüphem yok, yazının gerekli özeni hak ettiğini düşünüyor ve bu işin hakkının verilmesini savunuyorlar. Büyük ihtimal, hedef kitleleri haksız yere en çok satanlar da olabilir. Ama bunun dışavurumu “Herkes yazıyor” ile dile getirilmemeli. Hangimiz herkes değiliz ki?

Ayrıca matbaayı yüzyıllar sonra kültürüne dahil etmişliğini, başka bir alfabe kullanmışlığını, sonra kadınların, transseksüellerin, homoseksüellerin ya da biseksüellerin ya da azınlıkların yazın tarihinin sadece son yüzyılına katılabildiğini, bundan önceki yazının belli bir tabakaya ait erkeklere ait olduğunu düşününde nasıl bir Herkes’ten bahsediyoruz? Ya da hangi Herkes’ten bahsediyoruz? Toplumun büyük bir kısmı daha yeni yazmaya başladı. Böyle bir yargıya varmak için çok erken değil mi? Şimdiye kadar ya din erbabını, yönetimi ve erkekleri dinlemedik mi? İncelemelerine her kesimden insanı dahil etmiş Nurdan Gürbilek’in böyle bir şey diyebileceğini düşünemiyorum mesela. Ya da dünyayı anlamak için yazdığını söyleyen Hannah Arendt’in. Dünyayı anlamak için kelimeleri, içinde bulunduğumuz evreni, duygu ve düşüncelerimiz vasıtasıyla şekillendirdiğimiz, bu gerçek ama hayali, asimetrik ve organik dünyayı tekrar sınıflara kategorilere sokma güdüsü nereden geliyor? Tanıl Bora’nın Ulus Baker’i anlattığı bir makale ve bir söyleşi videosu var. Makalede Ulus Baker’in “etkilememe” gücünü kullanmayı tercih ettiğini söylüyor. Videoda yayınevine yaptığı ziyaretlerde gönderilmiş yazılar içinde önemli önemsiz, elenmiş elenmemiş herkesin neler yazdığını okumaya çalıştığını, ayrıntılardan anlam çıkardığını anlatıyor. Bence Ulus Baker’in tam olarak amacı bu asimetriyi bozmamaktı. Kategorilere direnmekti. Doğa gibi. Bu tarz söylemlerin içindeki tahakkümcü şiddeti o da görüyordu ve müdahale etmeme tercihini kullanıyordu. Spinoza’yı en iyi yorumlayan filozoflardan birinden bundan ötesini beklemezdim zaten. Bu söylemin bir ötesi Whiplash’teki gibi, anlamı silerek sanatı sadece başarı ve estetik olarak görmek. Walter Benjamin “içinde şiddet olmayan hiçbir belge yoktur” derken bunu da kastediyor. Konuyu fazla dağıtmadan, kelimelere ayrı bir ihtimam verenler olarak söylemlerimizin, özellikle anlatma ve yaratıcılık söz konusu olduğunda, ve mümkünse hayatın her santimetrekaresinde birbirimizin üzerindeki muhtemel yıkıcı etkilerine karşı daha hassas olmayı öneriyorum.  Çok zor olmasa gerek. Gezi’de olmuştu, bunu sürdürebiliriz.

Gelelim Kasım ayı kitaplarına.

franzenDüzeltmeler (The Corrections): Jonathan Franzen’in tartışmalı bir şekilde en çok satanlar arasına giren bu kitabı aslında tam da az önce değindiğim konuyla alakalı bir olay yaşıyor. Bunama ve felç ile karşı karşıya kalan emekli bir baba, üçü de yuvadan ayrılmış yetişkin çocuklarını son bir Noel yemeği için tekrar bir araya getirmeye çalışan anne. Franzen, beş farklı bölümle her bir karakterin yaşadıklarını ve ruh halini anlamak için geri dönüşlerle bir aile portresi çiziyor. Ve bu bireyleri bir araya getirince, bir günümüz insanı olarak Amerika çıkıyor ortaya. Kapitalist, yalnız, travmatik, güvensiz, kırılgan dev bir birey. Kitap yayınlanır yayınlanmaz tesadüfi bir şekilde Oprah’ın kitap kulübünün gözbebeği oluyor. Oprah, Franzen’i meşhur programına davet ediyor. Franzen seviniyor tabii ama bir kadın programı, ve böyle bir kitle tarafından okunuyor olmasını şaşkınlıkla karşılıyor. “Herkes” (evkadınları) tarafından okunacağını hesap edememiş. Bunu bir gafla dile getirince bu kez Oprah davetinden vazgeçiyor. Aradan zaman geçince ve Franzen özellikle özür dileyince araları tekrar düzeliyor. Bu tam da az önce bahsettiğim belli bir zümreye dahil olma dürtüsü. Daha önceden şartlanmış ve kodlanmış bir şekilde daha değerli olmanın isteği. Herkes tarafından okununca edebiyatının değer kaybettiğini düşünmüş olabilir. Çünkü tüm Amerikan hayat tarzını, politik ve ekonomik sistemini hicveden katmanlı bir roman yazmıştı. Bunu beklemiyordu. Neticede, kitap konusunun ağırlığına rağmen sürükleyici ve günümüzün sistemini anlamaya yönelik inanılmaz tespitlerle dolu. Kitabı okumaya önyargılarla başlayıp sonra elimden bırakamadım. Meraklısına.

Jonathan Franzen, Düzeltmeler (Sel Yayıncılık: 2012)

levyBlack Vodka: Deborah Levy’nin Avrupa Birliği’nin sürekli yer değiştiren bireylerinin etrafında dolaştığı kısa hikayelerden oluşuyor. Günümüz Neoliberal sisteminin kişilik, yaşam ve cinsiyet üzerindeki etkilerini felsefi diyebileceğim bir kurgu ile anlatıyor. Özellikle coğrafya ve hafızanın üzerimizde nasıl bir etki bırakabileceğini yorumlayan bunun üzerine kafa yormuş sağlam öyküler. Sadece anlatan değil yorumlayan ve bir çıkış önerisi sunan öyküler aynı zamanda.

Doborah Levy, Black Vodka (And Other Stories: 2013)

The World and Other Places: Jeanette Winterson, yine günümüz neoliberal toplumunun bireysel ve toplumsal etkilerini beden politikaları ve cinsiyet üzerinden yorumluyor. Bu nedenle dilini geleneksel formların sınırları aşarak ve daha şiirsel aynı zamanda yenilikçi ve altüst edici bir şekilde kullanıyor. Demlene demlene etkisi daha sonradan usulca belirecek öykülerden oluşuyor kitap. Foucault felsefesine aşina olmak öykülerin gücünü daha da artıracaktır. Ama bu zorunluluk değil.

wintersonAyrıca kitaptaki bir hikayede bahsettiğim “Herkes yazıyor” temasına cevaben verebileceğim harika bir bölüm var. Bu hikaye “Orion” başlığını taşıyor. Winterson, mitolojinin günümüzün düşünce anlayışına kafa tutan yapısını kulanarak şiirsel bir başkaldırı gerçekleştiriyor. Erkeklerde normal olan davranışları kadınlarda görünce asi kadın, vahşi kadın gibi lakaplar takılır. Artemis böyle bir kadın ve bir gün tek başına avlanırken Orion ile tanışır. Orion’da alışagelmiş hegemonik toplum kodunu görür. Ve Orion’un kendisi hakkında neler düşündüğünü şöyle dile getiriyor:

“Hayır, o konuşmasını istemezdi, tanıyordu kadınını. Bunca zamandır onu arıyordu. Kendisi bir tecessüs; o bir şöhretti. Ne evlilik ama. Ama Artemis konuştu…Konuştukça, doğru olduğunu anladı, ve bu korkusunu yenmesi, ayağa kalkıp vedalaşması için ona güç verdi.”

“No, he didn’t want her to talk, he knew about her. He had been looking for her. She was a curiosity; he was famous. What a marriage. But Artemis did talk…As she spoke, she knew it was true, and it gave her strength over her fear, to get up and say goodbye.”

Jeanette Winterson, The World And Other Places (Random House: Kindle Edition.)

thomasThe White Hotel: D. M. Thomas bir travma romanı. Rusya’da gerçek bir felaketten yola çıkarak yazılmış. Kurgusu mektuplar, bilinçakışı tekniği ile birinci-tekil ağızdan anlatılan rüyalar ve kısmen gerçek olaylar. Freud’un Dora vakası ile ilgili terapi mektupları, hastasının pornografik rüyaları, anlattıklarının içine gizlediği dil sürçmeleri, ve gerçek bir katliam olan Babi Yar’ın sonuçları. Babi Yar, Rusya’da gerçekleştirilen Yahudi katliamı. Katliam öyle büyük çapta ki bedenler üst üste bir birine baka can veriyor. Ve sonrasında katliamın yapıldığı topraklar doğal haline bırakılıp anıtsız bir şekilde terk ediliyor. Roman, herhangi bir travmanın yarattığı, o her an kırılmaya hatta delirmeye müsait, gerçekle düşü birbirine karıştıran, anlatırken utanç, baş edememe gibi duygularla aynı zamanda kurgulayıp kendi gerçeğini yaratan, dengesiz ve aşırılık dolu ruh halini yaşatıyor.

D. M. Thomas, The White Hotel (Phoenix Press:2012)

flash

Flash Fiction – 72 Very Short Stories: Kitap farklı yazarların kısa kısa öykülerinin yer aldığı zengin bir öykü derlemesi. Blogda iki öyküyü Kasım ayı içinde çeviri olarak paylaşmıştım. Kısa kısa öykü türünün gücüne bir kez daha inandım. Kesinlikle, özel bir derleme bu.

Flash Fiction-72 Very Short Stories (W. W. Norton Company:1992)

On The Concept Of History: Walter Benjamin’in tarih anlayışını sorguladığı bu özel metnin eleştirel, şiirsel ve haklı yapısının yanında özel bir yanı var. Kendisi, bu metnin yazdığı en güzel metin olduğunu düşünerek Nazi Almanyası’ndan kaçmak için Fransa’dan İspanya’ya giderken yanında taşıdığı, hala üzerinde çalıştığı son eseri. Metni tamamlamasının ardından İspanya’da intihar edecektir. Türkçe’ye “Tarih Kavramı Üzerine Tezler” başlığı ile çevrilmiş.  Tarih Meleği şiirinden yola çıkarak tarih okumalarına ve aslında tarih kavramına yeni bir yaklaşım önerisi. (Metni online olarak dolaşımda, kolaylıkla erişilebilir.)

Güzin Ayan

İLLET

Muriel_Rukeyser

Bir akciğer hastalığı bu. Silikat tozu yapar bunu.

Toz, sebebidir üremesinin

 

Bu, geçen Nisan çekilen Röntgen.

Sana göstereceğim: burada kaburgalar var;

Burası göğüs kemiğinin bulunduğu yer;

Bu kalp (kanla dolu geniş bir Beyaz gölge).

Şu, şişen boru, elbet yemek borusu.

Soluk borusu. Akciğerlerin arasındaki boşluklar.

 

Kaburgaların arasındaki?

 

Kaburgaların arasındaki. Bunlar köprücük kemikleri.

Şimdi, bu ciğer alacalı, şu bölgelerden itibaren.

Herifin ciğerlerine kar fırtınası vurmuş dersin.

Neredeyse farksız, şu tarafla bu taraf, aşağısıyla yukarısı.

Bu vakada sürecin ilk evresinde.

 

İkincisine bakalım.

 

Tekrar pencereye gel. Kalp burada.

Daha fazla muhtelif nodül, daha kalın, bak, üst loblarda.

Artışı fark edeceksin     :    şu, yol yol boyanmış lifli doku

 

Neyi gösteriyor?

 

On aylık süreçteki ilerlemeyi gösteriyor.

Ve şimdi, bu sene – kısa nefesler, sağlam yaralar

Kaburgaların üzerinde bile, her iki tarafta da yoğun.

Kan damarları tıkalı. Model kümelenme.

 

Hangi evre?

 

Üçüncü evre. Kalemimle gösterdiğim her biri:

Burada ve burada ve burada, burada, burada.

 

“Her gün kötüleşiyor. Geceleri

“Nefesimi yakalamak için kalkıyorum. Kalsam

“sırt üstü uzanık inanıyorum ki öleceğim.”

 

Gitgide ciğerlerdeki hava hücrelerini bastırıyor?

Elimden geldiği kadar söylemeye çalışıyorum.

 

Olan bu, değil mi?

Hava hücrelerinin bastırılması?

Evet.

Soluk alıp vermende problem var?

Evet.

Ve ağrılı bir öksürük?

Evet.

 

Silika ölüme yol açar mı?

Evet, bayım.

Yazan: Muriel Rukeyser

İngilizceden çeviren: Güzin Ayan

Rukeyser, Muriel, Selected Poems, ed by Rich, Adrienne (Northumberland: Bloodaxe Books 2013)


THE DISEASE

This is a lung disease. Silicate dust makes it.

The dust causing the growth of

 

This is the X-ray Picture taken last April.

I would point out to you: there are the ribs;

this is the region of the breastbone;

this is the heart (a wide White shadow filled with blood).

In here of course is the swallowing tube, esophagus.

The windpipe. Spaces between the lungs.

 

Between the ribs?

 

Between the ribs. These are the collar bones.

Now, this lung’s mottled, beginning, in these areas.

You’d say a snowstorm had struck the fellow’s lungs.

About alike, that side and this side, top and bottom.

The first stage in this period in this case.

 

Let us have the second.

 

Come to the window again. Here is the heart.

More numerous nodules, thicker, see, in the upper lobes.

You will notice the increase    :    here, streaked fibrous tissue –

 

Indicating?

 

That indicates the progress in ten months’ time.

And now, this year –  short breathing, solid scars

even over the ribs, thick on both sides.

Blood vessels shut. Model conglomeration.

 

What stage?

 

Third stage. Each time I place my pencil point:

There and there and there, there, there.

 

“It’s growing worse every day. At night

“I get up to catch my breath. If I remained

“flat on my back ı believe I would die.”

 

It gradually chokes off the air cells in the lungs?

I am trying to say it the best I can.

 

That is what happens, isn’t it?

A choking-off in the air cells?

Yes.

There is difficulty in breathing.

Yes.

And a painful cough?

Yes.

Does silicosis cause death?

Yes, sir.

Written by Muriel Rukeyser


İllet (The Disease) şiirinin yazarı Muriel Rukeyser’den bahsetmek isterim. Şiire getirdiği yeni form ve içerik kadar yaşam öyküsü de etkileyici.

1913 New York doğumlu şair ve aktivist Rukeyser, Vassar College’taki iki yıllık eğitiminden sonra tekrar New York’a döner ve burada öğrenimine Columbia Üniversitesi’nde devam eder. Eğitim hayatı tamamlanınca Student Review’de editor olarak çalışır. Bu süreçte tanık olduğu bir takım olaylar üzerinde büyük etki bırakır. Bunların arasında: Alabama’daki The Scottsboro davası, West Virginia’daki Gauley Bridge trajedisi yer alır. Tanık olduğu haksızlık ve şiddet daha sonra şiirlerinde toplumsal bir tepki olarak hep yer alacaktır.

Bir doktor ve hasta arasındaki diyaloğu konu alan bu seçtiğim şiir, bu güdü ile kaleme aldığı şiirlerden. Şiirin içeriğini ve formunu gerçek bir vaka üzerine eğilerek oluşturur. 1930’larda geliştirdiği bu şiirler lirik formları ve belgesel anlatıyı bir araya getiriyor. Şiirin yer aldığı Ölülerin Kayıt Defteri (The Book of the Dead) şiir derlemesi çıkış noktası şöyle: Hidroelektrik Santrali için West Virginia’da iki bin işçinin çalıştırıldığı, yaklaşık 5000 kilometrelik bir tünel inşaatı sırasında, dağlık bu bölgede silika keşfedilir. Para değeri yüksek bu buluş sonucu, iş sahibi şirket, işçileri aynı zamanda bu madenin çıkartılması için kullanmaya başlar. Hiç bir güvenlik ve sağlık tedbiri temin etmeksizin. Bu az önce bahsettiğim Gauley Bridge trajedisidir. Dönemin Time dergisinde çıkan bir habere göre bu ölümcül işlem sonucunda “işçiler karıncalar gibi sapır sapır bir un kutusunda ölür”. Ölenler vardır, ve yaşamına sağlığında geri dönülmez yaralar alarak  devam edenler. İşçiler ve aileleri, durumu mahkemeye taşır ancak bu kez de aldıkları komik tazminatların yarısı avukatlara gider. Rukeyser, trajedi sonrası mağdurlarla bir araya gelir, onlarla röportajlar yapar, belgeler toplar ve sonunda sürecin dehşet verici gerçeklerini aktarabilmek için yeni anlatı biçimleri deneyeceği şiirler ortaya çıkar. Rukeyser’in kendini ve şiirsel maharetini silip odağı trajedinin kendisine sürüklemeye çalıştığı bir form oluşturur. Bilimin gayrişahsi dilini kullanıp hem her türlü anlaşılmama riskini kaldırmak hem de illetin dehşetini tıpkı şiirdeki röntgen gibi bütün çıplaklığıyla aktarmak istemiş gibi. Hastanın nefes alış verişindeki zorluğu kısık kısık cevaplarla göstermesi. Röntgen filmleriyle hastalığın ilerleyişini kısa bir zamanda hemen gözler önüne serebilmesi. Okuması ve anlaması kolay ama etkisi yavan ve tatsız şiirler. Kaçınılmaz olarak. Şiirlerini okurken keyif almaktan söz edilemez gibi geliyor.

Tarihte ya da kendi kişisel hikayemizde daha önceden hiç karşılaşmadığımız, tahayyül dahi edemeyeceğimiz olaylarla karşılaştığımızda kanıksanmış artık gelenekselleşmiş biçimlerle karşılık vermek yetersiz kalır. Günümüze kadar bunun doğal sonucu olarak anlatı hep şekil değiştirdi. Ben de şimdinin anlatısını merak ediyorum. Olayların ve yarattıkları dehşetin tekilliğini nasıl daha etkili anlatabiliriz? (Tabii amacımız, tepki vermekse, sadece gönül eğlendirmek değilse. Tartışılır.)

Son olarak, umarım Muriel Rukeyser’in şiirleri Türkçeye çevrilir. Benzer trajedilere şahit olduk. Bu şiirlerdeki “keyifsiz ve haklı” tepkiye ihtiyacımız var. Ya da illetli keyiflerimizi birbirimize bulaştıra bulaştıra çürük hayatlarımıza devam.

Bibliography:

Kertesz, Louise, The Poetic Vision of Muriel Rukeyser (Louisiana: Louisiana State University Press, 1980)

Rukeyser, Muriel, Selected Poems ed by Rich, Adrienne (Northumberland: Bloodaxe Books, 2013)

Güzin Ayan

 

 

KAHVALTIDA TEHCİR

Larry FondationPencerelerindeki tabelaları beni içine çekti. Bir dolara iki yumurta, kızarmış ekmek ve patates alabilirdim. Mekan, çoğu aile işletmesine göre daha iyi ve temiz göründü. Tabelaları el yazısı harflerle yazılmıştı ve muntazamdı. Kağıdı biraz sararmıştı ama siyah harfler koyuluğunu korumuştu. Yeşil-beyaz bir tenteye şablonlu bir desenle “Clara’s” adı işlenmişti.

Mekanın içi albenili ve eski bir görünüme sahipti. Yağ değil, taze ve ev gibi kokuyordu. Menü bir tebeşir tahtasına basılmıştı. Az ve özdü. Seçebileceğiniz, kızartılmış ekmek çeşitleri listelenmişti. Listenin ortasındaki bir kayıt silinmişti. Çıkarım yaparak çavdar olduğunu düşündüm. Çavdar ekmeği istemiyordum zaten.

Tek başıma olduğum için, boş masaları gelebilecek diğer müşterilere bırakıp tezgaha oturdum. O vakitte, işler sakindi. Sadece iki masa doluydu ve tezgahta yalnız ben. Ama saat daha erkendi, henüz yedi otuz bile değildi.

Tezgahın arkasında koyu siyah saçlı, bıyıklı ve gençlere özgü bir sakalı (hani şu kirli sakalı asla fazla uzamayan cinsten) olan kısa boylu bir adam vardı. Tertemiz giyinmişti, tamamen şef beyazı içindeydi; pantolonu, gömleği ve önlüğü, ama başlığı yoktu. Kaba bir şivesi vardı.  “Javier” ismi gömleğine işlenmişti.

Kahve siparişi verip bir dolarlık kahvaltı spesiyalleri ile peynirli omlet arasında seçim yapmak için bir dakikalık müsaade istedim. Omlette karar kıldım.

Kahve sıcak, sert ve tazeydi. Javier öğünümü hazırlamak için ocağa gittiğinde gazetemi tezgaha serip kahvemi yudumladım.

Yetkililer geldiğinde yumurtalar döküm tavaya yayılmış, ekmek tost makinesinin içindeki karanlığa gömülmüştü. Javier’i aceleyle yakalayıp hiçbir söz söylemeden ellerini arkasına doğru zorladılar. Ondan da bir ses çıkmadı. Direnmedi ve onu kapıya, sonra bekleyen araca iteklediler.

Izgaradaki yumurtalarım kabarcıklandı. Gözlerim başka bir personel aradı, belki birileri arka tarafta bir yerlerde, ya da bulaşık odasındadır. Tezgaha doğru eğilip seslendim. Hiç kimse yanıt vermedi. Arka tarafımdaki masalara doğru baktım. Birinde iki ihtiyar adam, diğerinde iki ihtiyar kadın oturuyordu. İki kadın sohbet ediyordu. Adamlar gazete okuyordu. Javier’in gittiğini fark etmemiş gibiydiler.

Kokudan yumurtaların yanmaya başladığını hissettim. Bu konuda ne yapmam gerektiği konusunda tam emin değildim. Javier’i düşünüp yumurtalarıma baktım. Biraz tereddüt ettikten sonra, kırmızı döner taburemden kalkıp tezgahın arka tarafına geçtim. Boştaki bir önlüğü kapıp ıspatulalardan birini aldım ve yumurtalarımı çevirdim. Kızarmış ekmeğim fırladı, ama yeterince kızarmış değildi, dolayısıyla tekrar aşağı ittim. Ben kahvaltımı hazırlayadurayım, iki ihtiyar kadın tezgaha gelip hesaplarını ödemek istedi. Ne aldıklarını sordum. Hatırlamıyor olmam karşısında şaşırmış gibiydiler. Tebeşir tahtasından ücretleri kontrol edip hesabı yaptım. Büyük cüzdanlarını karıştırarak ödemeyi aheste aheste yaptılar ve bir dolarlık bahşiş bırakarak mekandan ayrıldılar. Yumurtalarımı ızgaradan alıp temiz bir tabağa koydum. Kızartılmış ekmeğim de olmuştu. Tereyağını sürüp yumurtalarımın yanına yerleştirdim. Tabağımı gazetenin yanına, tezgahtaki noktama bıraktım.

Tam tezgahın arka tarafından tabureme geçecekken, kapıdan altı yeni müşteri girdi. “Masaları birleştirebilir miyiz? diye sordular. “Hepimiz beraberiz.” Evet, dedim. İkisi kafeinsiz, toplam altı kahve siparişi verdiler.

Burada çalışmadığımı onlara söylemeyi düşündüm. Ama belki de açtılar. Kahvelerini koydum. Siparişleri basitti: hepsi omletli, altı adet spesiyal menü ve kızartılmış buğday ekmeği. Ocakta meşguldüm.

İhtiyar adamlar ödeme için geldi. Daha fazla müşteri gelmeye başladı. Sekiz buçuk olduğunda işim başımdan aşkındı. Böyle bir işte Javier’in neden bir garson tutmadığını anlayamıyordum. Belki yarın gazeteye yardımcı aranıyor ilanı verirdim. Hiç restoran işinde çalışmamıştım daha önce. Bu mekanı tek başıma çekip çevirmemin imkanı yoktu.

Yazan: Larry Fondation

Çeviren: Güzin Ayan

Deportation at Breakfast

The signs on the windows lured me inside. For a dollar, I could get two eggs, toast, and potatoes. The place looked better than most- family run and clean. The signs were hand-lettered and neat. The paper had yellowed some but the black letters remained bold. A green-and-white awning was perched over the name “Clara’s” was stenciled.

Inside, the place had an appealing and old-fashioned look. The air smelled fresh and homey, not greasy. The menu was printed on a chalkboard. It was short and to the point. It listed the kinds of toast you could choose from. One entry was erased from the middle of the list. By deduction, I figured it was rye. I didn’t want rye toast anyway.

Because I was alone, I sat at the counter, leaving the empty tables free for other customers that might come in. At the time, business was quiet. Only two tables were occupied, and I was alone at the counter. But it was still early- not yet seven-thirty.

Behind the counter was a short man with dark black hair, a moustache, and a youthful beard, one that never grew much past stubble. He was dressed immaculately, all in chef’s white-pants, shirt, and apron, but no hat. He had a thick accent. The name “Javier” was stitched on his shirt.

I ordered coffee and asked for a minute to choose between the breakfast special for a dollar and the cheese omelette for $1.59. I selected the omelette.

The coffee was hot, strong, and fresh. I spread my newspaper on the counter and sipped at the mug as Javier went to the grill to cook my meal.

The eggs were spread out on the griddle, the bread plunged inside the toaster when the authorities came in. They grabbed Javier quickly and without a word, forcing his hands behind his back. He, too, said nothing. He did not resist, and they shoved him out the door and into their waiting car.

On the grill, my eggs bubbled. I looked around for another employee- maybe out back somewhere, or in the washroom. I leaned over the counter and called someone. No one answered. I looked behind me toward the tables. Two elderly men sat at one, two elderly women at the other. The two women were talking. The men were reading the paper. They seemed not to have noticed Javier’s exit.

I could smell my eggs starting to burn. I wasn’t quite sure what to do about it. I thought about Javier and stared at my eggs. After some hesitation, I got up from my red swivel stool and went behind the counter. I grabbed a spare apron, then picked up the spatula and turned my eggs. My toast popped up, but it was not browned, so I put it down again. While I was cooking, the two elderly women came to the counter and asked to pay. I asked what they had had. They seemed surprised that I didn’t remember. I checked the prices on the chalkboard and rang up their order. They paid slowly, fishing through large purses, and went out, leaving me a dollar tip. I took my eggs off the grill and slid them onto a clean plate. My toast had come up. I buttered it and put it on my plate beside my eggs. I put the plate at my spot at the counter, right next to my newspaper.

As I began to come back from behind the counter to my stool, six new customers came through the door. “Can we pull some tables together?” they asked. “We’re all one party.” I told them yes. Then they ordered six coffees, two decaffeinated.

I thought of telling them I didn’t work there. But perhaps they were hungry. I poured their coffee. Their order was simple: six breakfast specials, all with scrambled eggs and wheat toast. I got busy at the grill.

Then the elderly men came to pay. More new customers began arriving. By eight-thirty, I had my hands full. With this kind of business, I couldn’t understand why Javier hadn’t hired a waitress. Maybe I’d take out a help-wanted ad in the paper tomorrow. I had never been in the restaurant business. There was no way I could run this place alone.

Written by Larry Fondation

The story featured in Hazuka, T.,‎ Thomas, D.,‎ Thomas, J. Flash Fiction: Very Short Stories (W.W. Norton: 1992)

The photo taken from kouryangelo.blogspot.co.uk

 

BİR VAKANÜVİSİN SUÇU

pavao-pavličić1Evvel zaman içinde, korku hükümdarlığı altındayken, toplu tutuklamalar günün gereklerinden biri olmuştu. Çoğu kez geceleri gerçekleşirlerdi: bir grup kukuletalı herif ön kapıyı çalar ve ev sahibine giyinmesini buyurur, sonra kasabanın her yerinde bitiveren çok sayıdaki küçük hapishaneden birine götürürdü. Bazen polisler aile ocağında uyuyan, çoluk çocuk, nine kim varsa, ailenin hepsini tutuklardı.

Kasaba nüfusu küçülüyordu ve bütün gece boyunca, bir çok evden, insanları caddelerden uzaklaştıran tehditkar devriyelerin sesleri duyulurdu. İnsanların çoğu geceyi tamamen giyinik, sanki seyahat ediyormuş gibi başlarının altındaki bohçalarında uyuklayarak, tutuklanmayı bekleyerek  geçirmeye başlamıştı. İnsanlar hapishanelerde bu kadar çok yer olmasına şaşırıyordu ama sonra evler birer birer hapishaneye dönüştü ve biri bir ötekinin evinde sanki hapishanedeymiş gibi çürümeye başladı: zenginler fakirlerin mahallesinde ya da tam tersi; askerler okullarda, din adamları kışlada, doktorlar ve hastalar kerhanelerde, zamparalar dergahlarda.

İş gücü sıkıntısı yükseliyor ve işin çoğunu mahkumlar yapıyordu. Diğer insanlarla aynı giyindiklerinden ve sayıları gizli tutulduğundan ötürü kimin mahkum kimin özgür olduğunu bilmek zordu. Mahkumlar tutuklamaları yapmak için dahi kullanılıp mahkum olmalarına rağmen kılıç taşırlardı.

Tutuklamaların sayısı artıyordu. Bir sonraki mağdurlar kötülüğüyle ün salmış Şehir Yönetiminin üyeleriydi. Din adamları, personel şefleri, muhafızlar, yazmanlar ve diğerleri götürüldü. Sonunda hepsi mahkum oldu, Yönetimin kendi üyeleri dahil.  Herkes birbirini gözetledi, herkes tutukluydu ve hiç kimse gerçekte kimin emirleri verdiğini ve tutuklama yetkisinden sorumlu olduğunu bilmiyordu. Hepsi hapishane dönemi hizmetine katkıda bulunduğu hissine kapılmıştı. Ve herkes tutuklu olduğundan sanki hiçbir şey olmamış gibi işini yapmaya devam etti. Normal hayatlarını sürdürdüler ve biri soracak olsa, belki de mutlu olduklarını söylerlerdi.

Yıllar sonra, herhangi bir tutuklamanın olduğunu inkar eder, her şeyin yetersiz bir şekilde sansürlenmiş ve  şüphesiz hain bir vakanüvisin uydurması olduğunu iddia ederlerdi.

Yazan: Pavao Pavličić

İngilizceden Çeviren: Güzin Ayan

A Chronicler’s Sin 

Once upon a time, during the reign of terror, mass arrests became the order of the day.  Most often they took place at night: a group of hooded men would knock at the front door and order the sleepy host to get dressed, and then take him to one of the many small prisons mushrooming all over the town. Sometimes the policemen would arrest whole families, including the children and grandmothers who slept on the hearths.

The population of the town was shrinking, and all night long saber-rattling patrols could be heard leading the people away through the streets, from a great many houses. Many people began to spend their nights fully clothed, dozing with bundles under their heads as if traveling, expecting to be arrested. People were amazed that there was so much room in prisons, but then one house after another was turned into a prison, and one person would languish in another’s house as if in jail: the rich in poor people’s quarters and other way around, soldiers in schools, priests in barracks, doctors and patients in brothels, debauchees in convents.

There was an increasing shortage of labour, and prisoners did most of the jobs. Since they were dressed like other people and their numbers were kept secret, it was difficult to know who was a prisoner and who was free. The prisoners were even employed to make arrests: they carried sabers although they were prisoners.

The number of arrests was rising- among the next victims were members of the notorious City Authorities. Priests, merchants, chiefs of staff, sentries, clerks, and other were taken away. In the end they were all made prisoners, even the members of the Administration themselves. Everybody spied on each other, everybody was a prisoner and nobody knew who was actually in charge, issuing these orders and arrests warrants. Everybody had the feeling that he was taking part in the serving of time of prison. And as all of them being under arrest- they went on doing their jobs as if nothing had happened. They lived their ordinary lives and had someone asked them they would probably have said they were happy.

Several years later they would deny that any arrests had been made at all and claim that it was all a fabrication of an inadequately censored, and undoubtedly malicious chronicler.

Written by Pavao Pavličić

Translated from Croatian by Miroslav Beker

* The story is taken from “Flash Fiction-72 Very Short Stories” edited by James Thomas, Denise Thomas and Tom Hazuka, W.W. Norton&Company (1992)

The visual is from Nacional.hr

 

DURHAM KİTAP FESTİVALİ VE EKİM AYININ KİTAPLARI

20170927_170250Eylül ayındaki taşınma faslımdan sonra nihayet Ekim ayında işlerimi düzene koyabildim. Edebiyat yüksek lisans eğitimim için bin yıllık katedrali, boynuna bir atkı gibi doladığı Wear Nehri, bir kişi genişliğindeki koridor sokakları ile meşhur, sonbahar-yaprağı kokulu Kuzey İngiltere’nin saklı bahçesi (kendisi küçük, tarifi uzun) Durham şehrindeyim. Paketlemeler, fazlalık olduğunu düşündüğüm eşyaları elden çıkarmalar, kutu kutu kitabımı ardımda bırakmalar, en acıklısı da sevdiklerime veda etme zorunluluğu derken tadilattaki külüstür Fransız asansörünün gazabıyla eşya taşırken onlarca defa beş kat inip çıkma sonucu, daha sonra hiçbir ekstra bagaj ücreti ödemeden yanımda getirebileceğim kas ağrılarımı da yüklenerek (buraya geldiğimde ağrıdan topallıyordum) İstanbul’daki dairemi boşaltabildim. Ayrıca ne kadar sulu gözlü olabileceğim konusunda yeni rekorlara imza attım falan. Ama bu sürecin bir kısmıydı. Buraya geldiğimde ev bulmak, okul kayıt işlemleri, bozulan telefonum, bölgeyi tanıma, kuzey aksanına ve havasına alışma, kibarlık ve insaniyet karşısında bocalama, doğanın güzelliği karşısında sakin kalabilme, vs. bir o kadar mesai harcamam gerekiyordu.

Bu sürecin en keyifli bölümlerinden biri Durham Kitap Festivali’nde görevli olarak çalışmaktı. Şehir merkezinin tarihe tanıklık etmiş eski binalarında gerçekleştirilen film gösterimi ve seminer programlarına katkıda bulunabildim. Çoğunluğunu edebiyat öğrencilerinin ve edebiyat heveslilerinin oluşturduğu yaklaşık kırk kişilik bir ekibin parçası olarak. İki haftaya yayılan festival programı öncesinde festival direktörü Rebecca Wilkie belediye binasında düzenlediği brief toplantısıyla her bir gönüllüye üçer günlük çalışma programı verdi. Payıma her bir görev günüm için farklı mekanlar düştü. Sevinmiştim çünkü böylece şehrin farklı binalarını keşfedebilecektim üstelik arka sahneden, turistlerin görme imkanı bulamadığı açılardan. Kısaca mekanlardan ve tanışma şansını yakaladığım yazarlardan bahsetmek isterim.

HP-at-Cathedral

Durham Katedrali

Harry Potter and Philosopher’s Stone gösterimi: Durham Katedrali, filmin çekim mekanlarından biri olması ile tarihi önemini bir de sanat yoluyla pekiştirmiş. Harry Potter’ın yirminci yılını kutlama sebebiyle tarihi mekanda ilk defa bir film gösterimi gerçekleştirildi. Serinin ilk filminden bahsetmeme gerek yok. İlginç olan seyircilerin üç farklı yaş kuşağından oluşması ve yüzlerinden film ve kitap ile ilgili aynı heyecanın okunmasıydı. Yirmi yıl önce büyük ihtimalle henüz ilkokulda olanlar şimdi kendi çocukları ile, üstelik Harry Potter aksesuarı ve kostümlerine bürünmüş olarak tekrar filmi izlemeye geliyorlardı. Aynı şekilde o ilk gösterimde kendi çocuklarını getirmiş, şimdi büyükanne büyükbaba olmuşlar da oradaydı. Yaklaşık bin yıllık Katedral bu haftaya özel ayin ve dua rutinine ara verip film gösterimine ayrılmıştı. Tek eksiklik, katedralin mimari güzelliğinin yarattığı konsantrasyon bozukluğuydu. Ve ister istemez Türkiye’de böyle üç nesli bir araya getirecek bir kitap ya da filmin eksikliğini hissettim.

Drawing on Life – Life Writing in Graphic Novels with Una and Mary Talbot: Bu söyleşi katedralin tarihi Green Library salonunda gerçekleştirildi. Mekanın bir bölümü galeri, bir bölümü öğrenme alanı, bir bölümü Durham tarihine geniş yer ayrılmış arşiv kütüphane ve hediyelik eşya dükkanı. Her ikisi de grafik romanlar yazmış konuşmacılar, günlük hayat, yaratım süreci, politika ve feminizm konularının tartışıldığı keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Hem yazan hem çizen olmanın getirileri ve götürüleri, yayın sektöründe bağımsızlıklarını koruyarak bir yandan nasıl geçimlerini sağladıkları konusunda samimi düşüncelerini esirgemediler. Mary Talbot aynı zamanda bir akademisyen ve feminizm ile cinsiyet ayrımcılığı başlıca çalışma dalı. The Red Virgin and the Vision of Utopia grafik romanının çıkış noktası James Joyce’un kızı olsa nasıl biri olurdu, diye düşünmeye başlaması. Bu konuda sıkı araştırmalar yaptıktan sonra romanına son şeklini veriyor. Una‘nın ise dikkat çekici işleri arasında günlük hayat içindeki varolma çabalarını resmettiği Becoming/Unbecoming yer alıyor. Kendi çabaları ile okulda grafik hikayeler yayınlayan genç öğrencilerim oldu her dönem. Bu iki yazarın duruşu ve eserlerinin onlara devam etmeleri konusunda teşvik edici ve ilham verici olmasını umuyorum.

Gulwali Passarlay and Thom Brookes- Becoming British: Bu söyleşinin konusu, başlıktan da anlaşılacağı gibi İngiltere’ye göç etmiş iki kişinin deneyimlerini ve duygularını içeriyor. Özellikle Gulwali Passarlay‘in varlığı konukları çok heyecanlandırdı çünkü kendisi şu an The Lightless Sky kitabı ile Kuzey İngiltere’nin en çok satanları arasında. İngiltere, Amerika ve Avrupa üçgeninde bol bol davetler alıp deneyimlerini aktarıyor. Yürek hırpalayıcı bir göç hikayesi var. Büyük bir heyecanla, hızlı hızlı konuşarak ve yüzünde hafif bir gülümseme, gözlerinin ardında süzülen bir hüzünle konuşuyor. Afganistan savaşı nedeniyle ailesi ellerinde ne varsa satıp Passarley’ı insan tüccarlarına teslim edip ülkeyi terk etmesini sağlıyor. Neredeyse iki yıla yayılan yolculuğu, içinde Türkiye’nin de bulunduğu bir kaçış rotası izliyor. Sürekli ölümle burun buruna geldiği bu yolculuğu anlatırken  Türkiye’den bahsetmeden geçmedi. Burada tutuklandığını, antidemokratik ve vahşi bir şekilde karşılandığını, ve korkunç bir yer olduğunu özellikle belirtti. O bu sözleri sarf ederken kendimi son sezon Game of Thrones’taki Tyrion gibi hissettim. Konuyu dağıtmadan konuşmasının genel olarak Brexit ve İngiltere’nin mülteci politikaları üzerine geniş bir eleştiri olduğunu söyleyerek tamamlayayım. Aynı şekilde, şu an Durham Üniversite’sinde öğretim üyesi olan Thom Brookes da uzun yıllardan beri İngiltere üniversitelerinde çalışmış bir hukukçu ve akademisyen olarak İngiltere’yi eleştirmek ve bir göçmen olarak yaşadığı zorlukları paylaşmak için oradaydı. Dinleyiciler, her iki konuşmacıya empatik bakışları ve alkışlarıyla destek verdiler.

viv_groskop

Viv Groskop (sağda), Durham Town Hall

Viv Groskop – The Anna Karenina Fix: Bu söyleşi belediye binasında gerçekleştirildi. Yüzyıllardır şehri yönetmiş başkanların madalyaları, kıyafetleri, kılıçları, adlarının ve yönetim yıllarının bulunduğu plakaları ile günümüze kadar gelmiş ve halen aktif olarak kullanılıyor. Konuşmacıları ağırlamak için bekleme odasına Son Akşam Yemeği tablosundaki gibi uzun bir masa hazırlanmıştı. Ahşap tavan ve duvarlara asılı kılıçlar tam bir dönem filmi ambiyansı yaratmıştı. Konuklar söyleşi öncesi moderatörlerle burada prova yapıp burada son bir kez konuşma notlarına baktılar. Günün konuklarından Viv Groskop bir gazeteci ve komedyen olmasının dışında tam bir Rus edebiyatı hayranı. Gençliğinde Rus olabilmek, dillerini tam anlamıyla öğrenmek için, henüz komünizm ile yönetilirken Rusya’ya gidip orada eğitimlere katılmış. Kültür farkından kaynaklanan komik anılarını paylaşmasının dışında Anna Karenina romanının kendi üzerindeki etkilerini ve günümüzde nasıl bir bakış açısı ile okunabileceğine dair görüşlerinin yer aldığı kitabından bahsetti. Kitabının tam adı The Anna Karenina Fix: Life Lessons From Russian Literature. Göz atmaya değer.

 

Andrew-McMillan

Andrew McMillan, Durham Town Hall

Poetry Gala: Katıldığım son etkinlik Poetry Gala başlığı altında küratör pozisyonundaki ama kendisi de bir şair olan Andrew McMillan‘ın moderatörlüğünde Kuzey İngiltere’nin genç şairlerini tanıtmak amacıyla düzenlenmişti. McMillan on şairi tek tek sahneye davet ederek kısaca onları tanıttı ve birer şiirlerini kendi seslerinden okumalarına vesile oldu. Her bir şairin bireyselliğini, kendi bakış açısı ve duygusunu paylaşması toplamda kollektif bir şiir dünyası yarattı. Kesinlikle dünyevi zevklerimin arasında en tanımlanamaz ve çok uzaklara ait bir deneyimdi. Degna Stone, Kim Moore, Malika Booker, Mark Pajak, Polly Atkin, Pippa Little, Ruby Robinson, Zaffar Kunial, Vidyan Ravinthiran ve Sean Hewitt etkinliğin şairleriydi.

Gelelim okumalarıma. Hafıza ve anıları kullanarak yazılan Nabokov’un şiirsel otobiyografisi Konuş, Hafıza; Woolf’un anne babasına veda niteliği taşıyan kurmaca romanı Deniz Feneri; Henry James’in yaratma ve kitap metasını sorguladığı öyküsü The Figure In The Carpet, İrlanda edebiyatının son öykücülerinden Colin Bennett’in Young Skins öykü kitabı ve yemek ekseninde cinsellik, hafıza ve kimlik temalarının örüldüğü Jim Crace’in öykü kitabı The Devil’s Larder‘ı okudum (Bir de son keşfim Breece Pancake’in Kışın İlk Günü var ama onu sonraya saklıyorum).

Konuş, Hafıza: Nabokov’u ilk olarak Edebiyat Dersleri ile tanımıştım ve otobiyografik metinlerine başlamadan önce beklentilerim çok yüksekti. Bilgili, zeki ve yetenekli birinden sıradan bir olay örgüsü şemasının takip etmeyeceği metinler bekliyordum. Kolayca ukalalıkla aynı çizgide olduğu zannedilebilecek keskinlikte yorumlara hazırdım. Ve tabii ki dil olarak sınırları zorlayan bir kelime zenginliği ve zirvede bir estetik anlayışı ile karşılacağımı biliyordum. Yanılmadım. Nabokov’un niye bu kadar estetik bir yazar olduğuna dair ipuçlarının bizzat hayatından sirayet etmiş olmasına hiç şaşırmadım. Beni şaşırtan tek şey kelebkelere olan uslanmaz tutkusu ve bu yöndeki eğitimi oldu. Ama kitapta bu tutkunun edebiyatına nasıl yansıdığını çok anlaşılır bir şekilde anlatmış. Nabokov okuyup dilin olanakları konusunda ya da dilin neler yapabileceği konusunda görüşleri değişmeyecek bir okur düşünemiyorum.

Vladimir Nabokov, Speak, Memory, Everyman’s Library, 1999 

Deniz Feneri: Aslında bu bir yeniden okumaydı, ama söz konusu Woolf olduğunda buna tam olarak öyle denemez. Mutlaka yeni keşifler, yeni bakış açıları, yeni yazın denemeleri keşfedilecektir. Özellikle daha önceden de belirttiğim gibi hafıza ve anılarını dil yoluyla yepyeni bir kurgu içinde baştan yaratması, bunu yaparken sanata bakışını resmeden aynı zamanda felsefi bir kurgu inşa edebilmesi bir okuyucu olarak beni tekrar büyüledi.

Virginia Woolf, To The Lighthouse, Harper Perrenial Classics (Kindle Edition)

The Figure In The Carpet: Henry James’in bu öyküsü üstkurmaca konusunda sıkça geri dönülüp bakılan eserlerden. Yaratıcılık sürecini ve edebiyat dünyasını irdeliyor. Anlatıcı edebiyat dünyasına girmeye çalışan bir yazardır. Katıldığı bir partide tesadüfen eserini eleştirdiği yazar da bulunmaktadır. Yazdığı eleştirinin hiç iyi karşılanmadığına kulak misafiri olur ama sonra yazarla bizzat tanışınca bu kez yazar söylediklerini geri alır. Ancak anlatıcı bununla yetinmez söz konusu eserin çözemediği, sığlarda dolaştığı için keşfedemediği gizemini açığa çıkarmak için uğraşmaya devam edecektir.

Henry James, The Figure In The Carpet, Penguin Little Black Classics (Kindle Edition) (İngilizce)

Young Skins: Colin Berrett’ın kaleme aldığı öykülerden oluşan bu kitap kesinlikle dil, konu ve kurgu itibari ile okuduğum-en-öyküler-rafı arasındaki yerini aldı. İrlanda’daki ekonomik ve sosyal değişimden etkilenip hayat tarzları değişime uğrayan gençleri konu alıyor. Odağını erkek karakterlerin aldığı hikayelerde iş, evlilik ve aile içinde gelişen olaylar, yaşları ilerledikçe toplumla bağını yitiren bireyler ve bunun ilişkilerinde yol açtığı çıkmazlar zarif bir gerçekçilikle kurgulanmış. Berrett’in anlatıları yıllarca bekletilmiş ve deneyimle yoğrulmuş olgun bir dille yeksan.

Colin Berrett, Young Skins, Faber and Faber, 2013 (İngilizce)

The Devil’s Larder:  Jim Crace’in yeme eylemi, yiyecekler ve kendi yarattığı tarifleri çerçeve olarak kullanıp bunun içine yerleştirdiği ürpertici kısa öyküleri, buluşçu öğeler taşıyor. İnsan doğasına ait ürkütücü ve başa çıkması güç; vahşilik, ayrımcılık, aidiyetsizlik, yabancılaşma, isyan, tüketim, açgözlülük, vb. temaları kendine özgü bir öykücülük tarifi yaratarak yeniden yorumluyor. Ürpertici ve yırtıcı fikirlerden hoşlananlara tavsiye edilir.

Jim Crace, The Devil’s Larder, Penguin Books, 2001 (İngilizce)

*Visuals taken from Durham Book Festival’s website and Viv Groskop’s Facebook page. (Telefonum tam olarak bu ay ölmeyi seçtiği ve kitaplarımı kütüphaneden ya da Kindle’dan edindiğim için görsel konusunda bu ay zayıfım.) 

Güzin Ayan

QUESTIONING THE QUIDDITY OF EXISTENCE

Side view shot of human skull wearing golden crownQUESTIONING THE QUIDDITY OF EXISTENCE IN SHAKESPEARE’S RICHARD II AND AYHAN GEÇGİN’S LONG WALK (UZUN YÜRÜYÜŞ)

Are we more human when left without titles, society, desires, etc.?  Or is it quite the opposite?  Contrary to the generally accepted norms, what happens when we go along the other way? Richard II, one of William Shakespeare’s earliest works, apart from questioning the authority of a king, questions the quiddity of existence, which is a theme that appears in Ayhan Geçgin’s novel Long Walk recently. These two works, even though written in distant eras with different social, cultural and historical backgrounds bring this quintessential question of the quiddity of existence into a body.

In Richard II, Shakespeare portrays one the most romantic kings, who gradually falls from the power and loses his authority as a king. Written in an era when the king was accepted as hallowed, and inseparable from his crown, going through a loss in which a king is deprived of both his authority and his role as the son of God, Shakespeare takes a bold step to break social norms and depict him as a simple human being who says:

 “I live with bread like you, feel want,
Taste grief, need friends: subjected thus,
How can you say to me, I am a king?”

 Through the end of the play there are striking examples of nominalism, in other words, moments when his power diminishes and he speaks more like an ordinary human. In one of his tirades Richard II utters:

Ay, no; no, ay; for I must nothing be;
Therefore no no, for I resign to thee.
Now mark me, how I will undo myself;
I give this heavy weight from off my head
And this unwieldy scepter from my hand,
The pride of kingly sway from out my heart;”

Towards the end, when he departs from his responsibilities as a king and his desire to be it, Richard II speaks more of his existential experience as a human being and the viewers are able to see more of him. According to Husserl, (1982, p. 44) who explains the reduction’s rigor in his discussion of the “Principle of all Principles” in the first volume of Ideas: “everything originarily…offered to us in ‘intuition’ is to be accepted simply as what it is presented as being, but also only within the limits in which it is presented there.” In the scenes where the king faces loss I will offer to take the standpoint of phenomenological reduction. However, the term “reduction” is used philosophically; it doesn’t mean diminishing something, instead should be taken with its Latin root “to restore or return something to a more primordial mode.” as suggested by Husserl. Until his crown is removed Richard II does not happen to know himself better.

In phenomenological perspective, with the nominalist thinking as our guide, the king, losing his power, becomes a “nomen”, a word which means “name” in Latin. Richard II, once a king and everything in public eye, departs from his universals – his crown and his title – and without them at the end when he is about to be killed, it is seen that there is still something left. What is that? What is left when we remove all the titles, universals and properties? Richard II who cries “Is not the king’s name twenty thousand names?” is left with no name, and no title when he says “I had forgot myself; am I not king?”. Also, he has nothing to lose anymore, since he has lost the kingdom as a ruler. However, at the scene when he is jailed we see that he still holds on to something and fights back for his “now-nothing” life. What’s that left to carry on life and what makes him hold on to it? What does he mean when he yells “Mount, mount, my soul!” in her last seconds before he is killed?

uzun-yuruyusTurkish novelist Ayhan Geçgin, on the other hand, in his novel Long Walk brings the theme of phenomenological reduction which Shakespeare leaves to the end to a further depth and right from the beginning builds a reduced character whose aim in life is to belong to or be attached to no identity, no place and no time. Unlike the characters in Künstlerroman such as James Joyce’s A Portrait of the Artist as a Young Man, Knut Hamsun’s Hunger, who find their existential essence by gaining titles, Ayhan Geçgin’s character takes the other direction, and in order to see who he is to the fullest goes on a long walk whose final destination is to question the ideas, feelings, possessions an ordinary human being, in the hassle of life, would hardly ever question or think of abandoning.

Narrated in the third person, Long Walk begins with a scene where the character packs his backpack and deserts his sleeping mother and home for good and all. He speaks of them neither as things he belongs to nor things he possesses. In his first hours away from home, on a park bench resting, the first thing he plans is to get rid of his identity card. Whereas, he is not even close to anything as a king, in today’s individualistic and capitalist society an identity card means numerous roles a human being has to play in order to exist in a demanding community with many expectations. It might not have the power a crown gives but certainly it is something that defines who you are as much as a crown. By removing it, the character experiences epoché. “Husserl’s insight is that we live our lives in what he terms a “captivation-in-an-acceptedness;” that is to say, we live our lives in an unquestioning sort of way by being wholly taken up in the unbroken belief-performance of our customary life in the world. We take for granted our bodies, the culture, gravity, our everyday language, logic and a myriad other facets of our existence. All of these together is present to every individual in every moment and makes up what Fink terms “human immanence”; everyone accepts it and this acceptance is what keeps us in captivity. The epoché is a procedure whereby we no longer accept it.”

It is not only possessions; it is also people that he is determined to abandon. Whenever he comes across someone or needs someone’s help, he avoids any attachment. “Isn’t it possible for a human being to exist merely with his own strength? Without the strength given by others, approval, love, hate, purely with the power on his own?” asks the no-name character. This question is asked all along his solo-walk to the mountain. Thus, he never asks for help when he is in need and accepts it only when it is offered. Food, money and treatment he gets are given to him. “Here it is important to realize two things: the first is that withdrawal of belief in the world is not a denial of the world. It should not be considered that the abstention of belief in the world’s existence is the same as the denial of its existence; indeed, the whole point of the epoché is that it is neither an affirmation nor a denial of the existence of the world (Fink, 1972).” Thus, the character’s quest is not to refuse the existence, it is a search of truth. However, it is not a commodity he is sure yet.

“Or that I could forget what I have been,

Or not remember what I must be now!”

As Richard II overwhelmingly declares, Ayhan Geçgin’s character who is asked to introduce himself in two different occasions gives different names, first he calls himself Erkan when asked by a trash collector who offers him help and next he introduces himself to a doctor while he is hospitalised as Mahmut, the name of the trash collector who he stays with for a while and gets help when he is in need and sick.

In Long Walk, apart from identity, family and possessions, place plays a crucial impact on the no-name character, so fleeing from one’s surroundings is another way of accomplishing epoché. In the novel, there is a saying “I’m looking for a road, a road for an escape.” Here, what he means is his residence or homeland. “It’s a problem of place, or maybe a problem of placelessness (displacement).” From this standpoint, it will be more explanatory to move from the epoché to Deleuze and Guattari’s concept of “a line of flight” which suggests that by escaping or leaving where we are it’s possible to remove misconceptions, ideas or feelings we take for granted and renovate ourselves. The no-name character, by setting off and tracking his own line of flight hopes to find his long-reserved and shipwrecked self and the quiddity of his existence. He gets out of the city, walks along motorways, paths surrounding dried lakes, sometimes wearing a pink hat he finds in a waste container, sometimes holding a crook broken off a tree on his sore feet. In Richard II, even though, it doesn’t take place for the same reason, the king’s exile is one the reasons he starts questioning his existence. His departure from his usual surroundings triggers his quest in life.

“I have been studying how I may compare

This prison where I live unto the world:

And for because the world is populous

And here is not a creature but myself,

I cannot do it; yet I’ll hammer it out.”

Yet, worn out, sick, starving but accomplished, the way that Ayhan Geçgin depicts his character when he comes to the end of his journey and lies in a cave-like hole on a mountain looking around and thinking is not very far away from Shakespeare’s Richard II. Long Walk ends with “He suggests nothing, hides nothing.” like Richard II’s incomplete quest. In both texts, the attempt is to find the core of the existence by leaving things and people taken for granted. However, although the characters are left with new perspectives, neither is able to offer an answer and invites the readers question and try to sort it out themselves.

Bibliography:

Ayhan Geçgin, Uzun Yürüyüş (Istanbul: Metis Yayınları, 2016)

Nurdan Gürbilek, Ayhan Geçgin’in Düşünce Deneyi (İstanbul: Express, Yaz 2016)

Sibel Oral, Ayhan Geçgin’in Yeni Romanı: Uzun Yürüyüş (İstanbul: Cumhuriyet, 8 April 2015)

William Shakespeare, Richard II The Oxford Shakespeare (London: Oxford’s World Classics, 2003)

Marc Applebaum, ‘Key ideas in Phenomenology: The Reduction’, New Existentialists Post, in Saybrook University (2012) < https://www.saybrook.edu/newexistentialists/posts/09-10-12/ > [accessed 6 April 2017]

Keri Duncan Valentine, ‘Bracketing and Phenomenological Reduction’, in Phenomenology Research, (2011)  < https://phenomenologyresearch.wordpress.com/2011/05/07/bracketing-and-phenomenological-reduction/ > [accessed 6 April 2017]

John Cogan, ‘The Phenomenological Reduction’ in Internet Encyclopedia of Philosophy < http://www.iep.utm.edu/phen-red/ > [accessed 7 April 2017]

And special thanks to the inspirational writer Birgül Oğuz. 

Images: Long Walk, Idefix’s website.  Main image, Broadwayworld’s website.

Güzin Ayan

 

UNUTULMUŞ BİR HİKAYE: GILGAMIŞ DESTANI

Gilgamesh_clay-tabletArkeolojik çalışmaları dünya tarihi ile yapılmakta olan terapilere benzetiyorum. Freud’un psikanalizi geliştirme çalışmalarındaki en önemli kaynağı tarihi bulgulardı zira. Yapılan her kazı çalışması hafızamızda bilinçdışına attığımız bir olguyu geri getirerek kendimizi yorumlamamıza ve dolayısıyla kendimizi tekrar yazmamıza olanak sağlıyor. Benim Gılgamış’ı keşfetmemle dünya tarihinin Gılgamış’ı keşfetmesi de sanırım yine böyle bir safha ile yorumlanabilir. Arkeologlar Gılgamış’ı keşfettiklerinde dünya sömürge sistemleri, endüstriyel gelişmeler ve paranın dolaşımı konusunda kendisini tekrar yorumladığı bir dönemdeydi. Önceleri iş bölümü ve otokrasi anlamında gücü bölüşen ve daha yatay bir hiyerarşi izleyen Tanrılar uzun süredir tek Tanrılı dinlerin yardımıyla dikey bir hiyerarşi yapısında tek bir bedende toplanmıştı: Sömürenler. Tek tanrılı dinler öteki hayat söylemleri ile insanın ölümsüzlük arzusunu tatmin ediyor ve sömürü düzenini ayakta tutuyorlardı. Sistemi ayakta tutan bu çark ivmesini hiç yitirmemiş bir şekilde günümüzde de dönmeye devam ediyor. Gılgamış ve Enkidu’nun hikayesine göz atmak ise çarkın sonsuz bir dönüşe sahip olamayacağını müjdeliyor olabilir. Gelin, Gılgamış koltuğa otursun, ve beraber geçmişten günümüze uzanan yolculuğunu zamanda zik zaklı bir rotayla takip edelim. Dilim döndüğünce.

Profesör Damrosch’un, HarvardX- Mastepieces of World Literature derslerinde paylaştığı notlardan yararlanacağım. Gılgamış Destanı günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş ilk yazılı edebi eser olarak kabul görüyor. Milattan Önce 2000 ila 1000 yıllarının başına kadar antik Yakın Doğu’daki en bilindik hikayelerden biri. Yazının mucidi Sümerlerden daha sonra bölgenin hakimi olacak yine Sami kökenli Asurlulara geçen destanın M.Ö. 1200’lü yıllarda yazıya geçirildiği tahmin ediliyor. Önce Sümerce sonra çevrilerek Akadça olarak kaydediliyor. Mezopotamya, Batı İran ve şu anki Türkiye topraklarında dolaşımdaydı. Kil tabletlerde, çivi yazısı ile kaydedilmiş bu yapıt böylesi geniş bir coğrafyaya yayılıp okunduktan sonra M.Ö. 300-200 kadar bilinirliğini koruyor ve sonra unutulup gözden kayboluyor. Ta ki 19. yüzyılda bir grup gezginin ya da müstakbel arkeoloğun Ninova’da (Nineveh) kazılar yapmaya başlamasına kadar. Assur-Bani-Pal sarayını gün yüzüne çıkaran bu gezginler Asur kralına ait bir kütüphaneyi keşfederler. Kütüphane M.Ö. 7. yy’da düşman istilası nedeniyle yakılmıştır. Ancak bu yangın kil tabletleri yok etmek yerine, sağlamlaştırıp onların ömrünü uzatarak günümüze kalmasına yardımcı olmuştur. Böylece 2000 yıl boyunca, çağımız insanı onları keşfedene kadar canlı kalabilmişlerdir.

Destanın konusuna geçmeden önce en az kendisi kadar ilginç, tekrar insan evladıyla buluşma hikayesine değinmek isterim. 1840’ların sonunda Londra’da bir hukuk danışmanı olarak çalışan Austen Henry Layard işinden hoşnut değildir ve aile büyüklerinden birinin (amca ya da dayı) uzaklara gidip kendini bulması, mesela bir sömürge yöneticisi olarak Seylan civarında iş bulabileceği tavsiyesi üzerine yola koyulur. Şansa bakın ki yalnız olmayacaktır. Edward Mitford adındaki arkadaşının gideceği yer de Seylan’dır ve onun gibi orada hazırda bekleyen bir işi vardır. Beraber yola koyulacaklardır. Ancak Edward Mitford genel deniz yolunu takip etmek yerine karadan seyahat etmeyi tercih eder çünkü kendisini deniz tutmaktadır ayrıca tam bir kuş tutkunudur. Kara yolculuğu sırasında rastlayacağı kuş ve kuş sürülerini izlemek ister. Viktorya dönemine ait tipik bir tutkudur bu. Rotalarını çizmişlerdir. Orta Doğu ve Hindistan’dan İran’a ve Kaşmir ile buradan Seylan’a varacaklardır. Şansları yaver giderse oyalana oyalana gezip geçtikleri yerlerin insanları ile konuşarak Seylan’a gitmeden bu uzun yolculuğun kazandırdığı deneyimler ile saygın birer vatandaş olabileceklerdir. Layard’ın en önem verdiği şey de budur zaten. Neticede biraz Türkiye biraz Yunanistan geniş geniş gezerler. Ve Layard belki İncil’de anlatılan hikayeler ya da Asurlu Babilon’dan kalma, Irak topraklarında yer alan bir höyük olduğunu duyar. Layard gibi başkaları da bu söylentilerden haberdardır ama henüz hiç kimse bir sonuç elde edememiştir. Layard, eskiden, M.Ö. 8 ila 9. yy’da, Asurluların başkenti Ninova’nın bulunduğu, şu an Irak topraklarındaki Musul’a gider. Kazmaya başlar. Şansı yaver gitmiştir, bir saray bulur. Bulduğu bu kalıntılar onu meşhur etmeye yeter ancak yine de daha fazla kazabilirse sanki daha önemli bir şey bulacakmış gibi gelir. Kazıya devam etmesi içinse mali desteğe ihtiyacı vardır. Çünkü bu kalıntı bir Yunan heykeli değildir. Avrupa’daki kimse İslam öncesi pagan kalıntılarıyla ilgili değildir. Umursamazlar. Devletten mali destek alabilmesi için Yunan tarihi ya da İncil’le ilgili bir buluş olması gerekmektedir. Çaresiz, kazıya devam edebilmek için parayı kendisi bulmak zorundadır. Dünya tarihini değiştirecek fikir bir arkadaşından gelir. Onu Ninova’ya götüren yolculuğu ve maceralarını kaleme alıp kitaplaştıracaktır. Tavsiyeye uyar. Hem de çok kurnazca. Memleketine döndüğünde tüm dikkat çekici noktaları içeriğe ekleyerek kitabı yazar, en çok satanlar arasına girer. Ninova’yı, burada bulduklarını ve dikkat çekici çizimleri, hepsini bir araya getirmiştir. Kitabın başlığı farklı ilgi alanlarına sahip macera ve tarih meraklılarının her birini cezbedecek ayrıntıları bir araya getirmektedir. “Ninova Ve Kalıntıları; Kürdistan Keldani Hristiyanları, Ve Yezidi Ya Da Şeytana İnananlar İle İlgili Notlar Ve Antik Asurlulara Ait Gelenek Ve Sanatlar Üzerine Bir Soruşturma İle Birlikte.” Kitabının başlığı, az önce de belirttiğim gibi farklı hedef kitlelerinin ilgisini çekecek unsurları bir araya getirmektedir. Nitekim 1849 yılında yayımlanmış kitabın Fitzwilliam Book Club’a ait kütüphanede bulunan ödünç alanlar listesine baktığımızda bahsettiğim çeşitlilik göze çarpar. Avukatlar, rahipler, papazlar, macera meraklıları. Kitap çok satanlar arasına girer, Layard önce parlemanto üyesi, sonra uzman, ardından büyükelçi oluverir. Ve nihayetinde daha fazla kazı çalışması yaparak bir sonraki çok satan kitabını yazar. Evet kilden çivi yazılı tabletler böylece bulunur ancak buradaki harfleri deşifre edebilen kişi henüz ortada yoktur. Gelelim keşif hikayesinin bir sonraki bölümüne: işaretlerin kelimelere dönüştürülmesine.

Austen Henry LayardBir gün birilerinin bunları çözeceğini varsayarak Layard toprak kütleleri altından çıkarılmasına vesile olduğu 100.000 kadar tableti Britanya Müzesine teslim eder. Majestelerinin hizmetinde Batı İran’da bulunmuş, yetenekli dilbilimci Sir Henry Rawlinson, burada Büyük Darius’a ait Behistun Yazıtı’nı keşfetmiştir. Keşif hikayesinin diğer kahramanı Sir Henry Rawlinson bu üç Farsça yazıtı Layard’ın bulduğu tabletlerle karşılaştırarak yazılanları çözebileceğini düşünür. İran’daki bu yazıtlar yerden 60,96 metre yüksekliğindedir ve önce bir merdivenle sürekli inip çıkarak işaretleri küçültür kağıtlara kopyalar. Sonra bunları nasıl çevirebileceği üzerine çalışmaya başlar ve bunun için tam yirmi senesini harcar. Aslında tabletleri iptidai bir şekilde okumayı başarmıştır. Tabletlerdeki dil şöyle böyle çözülmüştür. Ancak 1870’lerde George Smith adında genç bir çocuk ilk defa tabletleri gerçek anlamda deşifre edecektir.

George Smith üniversite eğitimi almamış, Londra’da Britanya Müzesi’ne yakın bir işyerinde banknot tasarımcı çırağı olarak çalışmaktadır. İncil tarihi konusunda takıntılıdır ve kendi kendine Akadça öğrenir. Birkaç başka dil daha öğrenir hatta. 20.yy’ın başında tabletlerin müzede sergilenmesinden sorumlu küratör tabletleri kendisi tam okuyamazken  genç yetenek George Smith’in bunu yapabildiğini görür. Smith’i tabletleri temiz tutması için işçi olarak işe alır, Smith’de yeni bir keşif ve yeni bir kariyer umuduyla kabul eder. Her gün tabletleri temizlerken İncil’le ilgili bir bağlantı keşfetme ümidiyle aylarca çalışır. Sonra bir gün tabletlerden birinde fırtınadan kaçan bir gemi, fırtınanın yaklaşıp yaklaşmadığını görmek için gönderilen kuşlara rastlar. Büyük bir heyecanla bu keşfini bir ders olarak o zamanın Başbakanı Gladstone’un dahi katıldığı bir toplantıda paylaşır. Daha sonra bulgularını kitaplaştırır. İncil’in İlk Kitabı’na göndermelerde bulunan bu kitapta Gılgamış’ın bir aslanı öldürme sahnesi ve görseli ile birlikte Nuh’un Gemisi (Fırtına) hikayesi yer alır.  Bunlar herkesin önemsediği başlıklardır. Ancak Tufan (Fırtına) hikayesi eksiktir. Hikayenin burası önemli zira üç büyük din kitabında geçen bu hikayenin gökten inme olmadığını anlayacağızdır. Smith, Ninova’ya giderek hikayeyi yeni bulgular elde ederek tamamlamak ister. Britanya Müzesi’ni buna ikna ederek tabletlerin keşfedildiği Ninova’ya üç defa daha, farklı zamanlarda gider, daha fazla tablet bulur, sekiz kitap yazar ancak genç bir yaşta, 36’sında ölür. Neden genç yaşta öldüğü ise yıllarca tam olarak bilinmez. Profesör Damrosch’un araştırmaları sayesinde bunu ancak günümüzde öğreniyoruz. Prof. Damrosch Britanya Müzesi ve Kütüphanesi’ne ziyaretlerde bulunarak Smith’in gönderdiği mektupları ve alan çalışmalarına ait notlarını okur. Karısı Mary’ye yazdığı mektuplardan birinde yeni doğmuş altıncı çocuğunun sağlığından endişelidir. Kendisi de dizanteri ile boğuşmaktadır ve öleceğini bilir. Bir yandan botlarına sakladığı heykelcikler için endişelenir onlara ne olacağını merak eder. Durum hakkında Britanya Müzesi’ne mektup yazmış ancak bir amatör ve işçi olarak işe alındığından dikkate alınmamıştır. Durumun vahametine rağmen ona kalıp çalışmaya devam etmesini salık vermişlerdir. Onları endişelendiren bu çalışmaya para yatırmış sponsorların hayal kırıklığına uğramamasıdır. Neticede Smith kariyerinde yeni bir sayfa açma hevesiyle gittiği bu üçüncü kazı çalışmasında hastalıktan ve ilgisizlikten ötürü hayata veda eder.

Gılgamış Destanı’na ait önemli sayıda eksik tablet ilerleyen zamanlarda bir zamanlar Smith’in arkadaşı daha sonra rakibi olan İranlı arkeolog Hormuzd Rassam tarafından tamamlanır. Rassam’ın kazılar, buldukları ve yolculuğu ile ilgili yazdığı kitap dünya çapında bir üne kavuşmasını sağlar. Bu ve bundan sonraki süreçte farklı tarihçiler Gılgamış tabletleri üzerinde çalışacak ve hikayenin eksik parçalarını tamamlamaya çalışarak günümüzde bildiğimiz şekline ulaşmasına katkıda bulunacaktır.

20170923_001032

Sıra geldi asıl hikayeye. Bazı karakterler şöyle:

Enkidu: Hayvanlar arasında yaşamış vahşi bir yaratık. Daha sonra bir yosma  tarafından baştan çıkartılır ve uygar yaşama, kente taşınır. Gılgamış’la böyle tanışır diyebiliriz.

Gılgamış: Annesi Ninsun bir Tanrıça, babası Lilla ise bir şeytan. Üçte iki Tanrı, üçte biri insan Uruk kentinin kralı. Yakın arkadaşı Enkidu’yu kaybedince ölümsüzlüğü arama yolculuğuna çıkar.

Humbaba: Sedir Ormanlarının gözcsüsü, Tanrı soyundan dev yaratık. Gılgamış ve Enkidu bu ormandan Humbaba’nın karşı çıkmasına rağmen ağaç keserler.

Ut-Napiştim: Bilge kral. Tanrı Ea’nın yardımıyla bütün canlıların tohumunu Tufan’dan, yok olmaktan kurtarır, ve Tanrılar onu ölümsüz kılar.

Ben Türkiye İş Bankası, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden çıkan Sait Maden’e ait kitabı okudum. Özel Bir Tarihleme ve Başlarken adlı bölümleri ile destana ait karakterler, coğrafya ve tarih konusunda oldukça kapsamlı ve anlaşılır bir giriş yapmanızı sağlıyor. Özellikle iş bölümüne dahil olan yeni Tanrılar öğrenmek hikayenin en sevdiğim kısmı.

Şimdi sözü bireysel bir çaba ile metnin Fransız Felsefe Profesörü, aynı zamanda Gençlik, Milli Eğitim ve Araştırma Bakanı görevini üstlenmiş Luc Ferry yorumunu dilimize kazandıran İlker Kocael’inin Çeviri Konuşmaları kanalı aracılığıyla paylaştığı Youtube videosuna bırakacağım. Gılgamış Destanı’nı farklı yayınevlerinden bulmak mümkün.

Destan bir ders verme amacı gütmüyor, öyle bir sonuç bölümü yok. Ancak “Ölüm, bir geridönülmezlik anıdır” diyen Luc Ferry‘nin yorumu yazımın en başına götürecek bizi. Yaşamın akışında yitirdiğimiz anlar ya da geride bıraktığımız dönemler bir daha geri getirilemez. Yeni bir hayat başlamıştır. Ölümsüzlük belki de hep yeniden başlamaktır, kendini hep yeniden yazabilmektir. Layard ve Smith’in Gılgamış’la çıktıkları kendi bireysel yolculukları gibi.

Kaynaklar: 

Damrosch, D. & Puchner, M. HarvardX, Masterpieces of World Literature (edx.org)

Çeviren: Maden, S., Gılgamış Destanı, Türkiye İş Bankası, Hasan Ali Klasikler Dizisi (IV. Baskı)

Görseller:

Ana görsel, Kil tablet, ancient-origins.net

Güzin Ayan